Hikayenin ne kadarının kurgu, ne kadarının gerçek olduğuna dair dünyevi bir meraka girmeden, kendinizi hikayenin akışına bırakın...

KÖPEK

 

Tarih:    05.12.2003

Hava:    -16ºC

   Gözümü açtığımda yaşlı bir kadın metro istasyonun girişindeki birikmiş buzları temizliyordu. Hareket ettiğimde sol tarafımda bir ağrı hissettim.  Nefes alırken zorlanıyordum, kaburgalarımın kırıldığını düşündüm. Sol elimle yerden destek alıp kalkmaya çalışırken, sağ dizimin arkasında yanma hissedip yere yığıldım. Hamstring lanet bir kastır. Sakatlığı kırığa, çıkığa benzemez. Yıllar geçse de buralardayım akıllı ol der, ara ara kendini hatırlatır.       

    Elimi korkuyla arka bacağıma attım. Neyse ki pantolonumda yırtık, kan yoktu. Büyük ihtimal sert bir darbe almıştım. Evinden kilometrelerce uzakta, dilini bile bilmediğin bir yerde tekme darbesi bıçak darbesinden iyidir.  Başıma kötü şeyler geldiğinde hep daha kötüsünü düşünürüm. Nefes alıyorsam daima umut vardır. Yere tekrar kapaklanmamak için daha temkinli kalktım. Beni görmezden gelen yaşlı kadının yanından ilerleyip, süzülerek metro istasyonuna indim.  Evet tam olarak böyle oldu. Ağrıdan, sızıdan, soğuktan yürüyemiyor, adeta süzülüyordum. 

    İçine altmış dolar sıkıştırdığım pasaportum ve çok az sayıda metro kartım dışında her şeyimi almışlardı. Valizlerim, telefonum, gideceğim yerin adresi, telefon numaraları. Tam anlamıyla berbat bir durumdaydım. Gittiğim yere bakmadan ilk gelen metroya bindim. Zaten bakmamın da bir anlamı yoktu. Ne yazılarını okuyabiliyor ne de dillerini konuşabiliyordum. Tek istediğim ısınmaktı. El ve ayak parmaklarımı neredeyse hissetmiyordum. Isınmaya başladıkça vücudumdaki ağrılar iyice hissedilir oldu.  Gece fena hırpaladılar ve sanırım öldü zannederek bıraktılar.

“Adım Can,tanıyabileceğiniz en şanslı insanlardan biriyim, hayatta kalmada idmanlıyım!”

Bir gün önce…

   Aslında yüz dolarım vardı. Yurt dışı çıkış harcını hesaba katmayınca, Damadedova havalimanına cebimde altmış dolarla indim. Daha da kötüsü biletim tek yöndü.

“Ne yani, sizin hayatınızda hiç saçmaladığınız anlar olmadı mı? Kesin olmuştur. Ben biraz bokunu çıkarmış olabilirim ama eminim sizlerin de aptalca, çılgınca yaptığınız şeyler, aldığınız kararlar olmuştur.”

    İki polis kontrolü, üç yanlış metro deneyimiyle gece yarısını bulsam da ekmek, su isteyecek, adres soracak kadar İngilizcemle havalimanından metroya, oradan da aktarma yapacağım durağa kadar gelebildim. Birazdan bayılana kadar dayak yiyeceğim metronun sırasıyla rüzgarı,sesi ve kendisi geldi. Kapıların açılmasıyla valizlerimi ve kendimi vagondan içeri attım. Çok yorulmuştum.

   Vagonda, benim dışımda çoğu askeri bot giymiş, ellerinde alkol şişeleriyle, yüksek sesle konuşan yedi kişilik bir grup daha vardı. Dikkatlerini üzerime çekmemek için göz temasından uzak durup, onları soluma alacak şekilde yan oturdum. Vagonda sessizlik oldu. Alanlarını tehdit eden yabancıya kilitlenmiş köpek sürüsü gibi dikkatlice bana bakmaya başladılar. Köpeklere saygısızlık olmasın. Köpeklerin dünyasında racon vardır. Mesela teslim olan köpeğe dokunulmaz, gitmesine izin verilir.

   Burnum keskindir,tehlikenin kokusunu bir kilometreden alırım ama bu sefer kapılar ortalama iki dakika açık kalmasına rağmen nedense vagondan inmedim. Tuhaf bir durum, anlatması zor. Sanırım böyle olması gerekiyordu.  Yaşadığım deneyimler bana, etrafımı kollamayı öğretti. Herkesin hayatında zor, inişli çıkışlı dönemler olmuştur. Bu kötü zamanlarda ben, içgüdülerine başvurarak fırtınayı en az hasarla atlatıp, hayata kaldığı yerden devam eden gruptanım.

  Bir süre sonra bana bakarak aralarında yüksek sesle konuşmaya başladılar. Söylediklerini anlamıyordum ama küfür ettikleri çok belliydi. Şiddetin dili her yerde aynı. İçlerinden biri ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı. O an kapılar açıkken vagondan inmediğim için kendime kızdım. Nasıl böyle bir şey yapmıştım. Dar bir alanda, en hafifi neredeyse doksan kilo olan bu adamlara karşı hiç şansım yoktu. Karar vermeliydim; ya alttan alıp beni tartaklamalarını izin verecektim ki bu şekilde çantalarımdan ve altmış dolarımdan olur ama canımı kurtarabilirdim ya da Allah ne verdiyse diye saldıracak ve daha fazlasını kaybedecektim. Açıkçası neler olabileceğini kestiremiyordum. Bu insanların merhamet duyguları ne boyuttadır bilemiyordum. Dillerini bile bilmediğim alkollü bir grupla nasıl iletişim kurabilirdim ki? Bir de bu pislikleri alttan alma düşüncesi hiç hoşuma gitmiyordu. Kararımı verdim. Ne bir eksik ne bir fazla…


10 adım kala!
Göz ucuyla etrafı inceledim. Kendimi savunmak için bir şeyler aradım ama boş bir vagonda ne bulabilirsin ki? 


9 adım kala!
Aklıma birden çantamdaki takoz laptop geldi. Evet silahımı bulmuştum! Çok ağır ve sağlamdı. Bir defasında diklemesine betona düşmüş hiçbir şey olmamıştı. 


8 adım kala!
Sağ elimle dikkatli bir şekilde çantamı açtım, laptopu kavradım. Sessizce beklemeye başladım. 


6 adım kala!
Doğru hamleyi yapana kadar bekleyip, üzerime gelen adamı bir veya iki darbede etkisiz hale getirecektim. Planım buydu. Diğerlerini şaşırtabilmeyi umuyordum ve umarım bu işe yarardı.

4 adım kala!
Korkma
Nabzına hakim ol
Çabuk ol
2 adım kala!
Bana doğru yaklaşan adam aramızda iki adım kala durup tekrar bir şeyler söylemeye başladı ve aniden üzerime hamle yaptı. Hazırlıklı olduğum için kendimi geriye attım ve takoz bilgisayarımla piç kurusunun suratına tüm gücümle vurdum. İkinci darbeye gerek kalmadan kanlar içinde yere yığıldı. Diğerleri üzerime koşmaya başlarken, kendimi savunabilmek için bankın üstüne çıktım ama çok işe yaramadı. Beni yakalayıp aralarına aldılar. Tekmeler, yumruklar havada uçuşmaya başladı. Yere düşmemeye çalışıyordum çünkü yere düşersem hiç şansım kalmazdı ama fazla dayanamadım. Yere yığılırken orospu çocuklarından bir tanesini gayri ihtiyari altıma çekmeyi başardım. Diğerleri umurumda bile değildi. Tüm sinirimi ondan çıkaracaktım. Boğuşma esnasında bir anda altımdaki adamın kulağını ısırdım. Arkadaşlarını benden kurtardıklarında, kulağının bir parçası ağzımda kalmıştı. O kadar gözüm dönmüştü ki ağzımdaki kulak parçasını yutmayı düşündüm. Böylelikle, kopan parçayı dikemez ve ömrünün sonuna kadar kesik kulakla gezer. 

“Tuhaf bir beynim vardır. Aynı anda birçok şeyi düşünebilir, olayları kafamda kurgular, büyütür, yorumlayabilirim. Yani bu halde bile bunları düşünüyor olmam benim için çok normal bir davranış. Şaşırmanıza gerek yok.”

Maalesef midem kaldırmadı. Ağzımdaki kulak parçasını tükürdüm.  Kalabalığın arasında kalmanın en kötü yanı suratınıza, sırtınıza inen tekmeler değil, üzerinize çöken insanların ağırlığıdır. Bu kavgada da böyledir yaşamda da. Nefesiniz kesilir, öleceğinizi sanırsınız. Tekmeler başımda, sırtımda, bacaklarımda patlarken tek yapabildiğim başımı ellerimin arasına alıp kapanmaktı. Bir boşluk bulup, ensemi ve omurgamı korumak için arkamı kapıya verdim. Önden gelen darbeleri engellemeye çalışıyordum ama birini kessem diğeri vücudumun herhangi bir yerinde patlıyordu. Sanırım arkadaşlarına yaptıklarım onları çılgına çevirmişti.    

   Metro kapısının açılmasıyla kendimi dışarı yuvarladım. O an umutlandım. Birilerinin görme, müdahale etme düşüncesi içimi rahatlattı. Fakat etrafta kimse yoktu. Pislik sürüsü beni çekiştirip ters istikamette gelen metroya soktular. Tam seçemedim ama vagonda sadece birkaç kişi vardı. Tüm eşyalarım diğer trende kalmıştı. Boşuna dememişler mal canın yongası diye. Canımı unutup valizlerimi düşünmeye başladım ama tekmeler hemen hatırlamamı sağladı. Berbat bir haldeydim. Ağzımda kan tadı vardı. Kendi kanımın tadını alabiliyordum. Hepsini öldürmek istiyordum. Keşke metro kaza yapsaydı! Umurumda değildi. Hepimiz ölelim! Beni, dövmelerinden çok çekiştirip diğer metroya sokmaları çıldırtmış, ağırıma gitmişti. Bir terörist saldırısı olsaydı keşke. Moskova’da Çeçen saldırılarını çok duymuştum. Keşke birden kapı açılsa, içeri üzeri bomba dolu biri girse ve BOMM... Ama hiçbiri olmadı. Bir süre sonra bilincimi kaybettim...


 Bir gün sonra…


    Metronun camından, neredeyse kapanmış sol gözümü görünce durumumun ciddiyetini iyice anladım. Nefes alırken zorlanıyordum. Vücudumun her yeri ağrıyordu. Parmaklarım neredeyse kapanmıyordu. Sokaklarda yaşayan alkolik, madde bağımlısı evsizlere benziyordum. İnsanların tuhaf bakışları çok utanç vericiydi.

   Şuursuzca akşama kadar metronun içinden çıkmadım. Ara ara oturduğum yerde uyuyordum. Yapmam gereken polislerin yanına gidip yarım yamalak İngilizcemle başıma gelenleri anlatıp, beni Türk Konsolosluğu’na götürmelerini istemekti ama sanki düşünme yetimi kaybetmiştim. Hiçbir şey yapmadan metronun içinde öylece oturuyordum. İnsanlar azalmaya başladıkça içimi bir korku kapladı. Ya aynı grupla tekrar karşılaşırsam! Ben bunları düşünürken önümden üstü başı yırtık, leş içinde birkaç kişi geçti. Sanırım evsizlerdi. Korkuyla ve istemeyerek de olsa onları takip etmeye başladım. Dışarısı çok soğuktu. Zaman ilerledikçe kendimi iyice çaresiz hissetmeye başladım. Evimden kilometrelerce uzakta beş parasız, bitkin bir halde, daha önce görmediğim sokaklarda berduş kılavuzlarıma fazla yaklaşmadan onları takip ediyordum. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tek istediğim ısınmaktı. Dar bir sokakta, altlarında kartonlar, iki büklüm olmuş evsizler, ikili üçlü guruplar halinde yerlerde yatırıyorlardı. Allahtan bu ilk sokakta kalışım olmayacaktı. Tecrübeliydim ama bu defa evime çok uzak ve çok soğuk bir yerdeydim.

   Çöpün kenarına atılmış karton parçalarını havalandırmanın kenarına serdim, gazete parçalarını elbiselerimin altından tenime değecek şekilde sardım. Bu bilindik bir yöntemdir. İnsanı sıcak tutar. Yere çökerken her yerim ağrıyordu. Dizlerimi iyice karnıma çektim. Sol gözüm neredeyse tamamen kapanmıştı. Hiçbir şey görmüyordum. Sanki bir film karesindeydim.  Sokakta yükselen buharları izlerken, kendi kendime mırıldandım, “Her ne pahasına olursa olsun, bu şehirden elim boş dönmeyeceğim…! “

 

II.BÖLÜM- TATAR

15 gün sonra...


   Kapanan gözüm neredeyse tamamen açılmıştı. Soğuk hava doğal kompres görevi görmüş olmalı.yüzümdeki, vücudumdaki şişlikler inmiş, kaşımdaki ve dudağımdaki açılmalar kabuk bağlamıştı. Aldığım ağır iki darbeden biri sağ arka bacağıma, diğeri sol alt kaburgama geldiği için hareket ederken zorlanıyor, dengemi sağlayamıyordum. Nefes alırken hala canım yanıyordu. Sol alt kaburgamda ya çatlak ya da kırık vardı. Parmaklarımı daha rahat açıp kapatabiliyordum ama hala yumruklarımı tam sıkamıyordum. Kesin yumuşak dokular zedelenmiş olmalı. Gözümü kurtarmıştım ya gerisi düzelir.


   Günde bir tane şavurma yiyordum (Türkiye’deki tavuk döner gibi bir şey, içine bol mayonez, ketçap ekliyorlar). En ucuzu oydu. Ortalama iki dolara geliyordu. Altmış dolarımdan otuz dolarım kalmıştı. Bu şekilde devam edebilirsem iki hafta daha aç kalmazdım. Daha önce de söylediğim gibi aslında bir şekilde İstanbul’a dönebilirdim ama orada beni bekleyen daha konforlu bir hayat yoktu. Tek fark burada kimseyi tanımıyor, dillerini bilmiyordum. Ve gece kalacak yer bulmak çok sıkıntıydı ama tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti bu şehir. Daha da enteresanı, burada kendimi daha mutlu hissediyordum. Bir şekilde tutunacaktım bu sihirli şehre.


   Düşüncelerim, sağ yanağıma düşen yağmur damlasıyla dağıldı. Aniden gerildim. İki haftadır ilk defa yağmur görmüştüm bu şehirde. Nerden çıktı şimdi bu! Sağ gözüm atmaya başladı aniden! Gerilince böyle oluyor. Yağmuru hiç sevmem. Öyle böyle değil harbiden sevmem! Tek bir damla dahi değmemeli! Islanmamak için kendimi hemen metronun ara girişine attım. Başım ellerimin arasında düştüğüm durumdan nasıl kurtulacağımı düşünürken birden, “Selâmün aleyküm” sesiyle irkildim. Hemen doğruldum. Karşımda, orta boylarda belki daha da uzun, üstü başı yırtık, üstünde dizlerine kadar kırçıllı açık gri bir kaban, ellerinde kesik eldivenler olan beyaz tenli, küçük gözlü, otuzlu yaşlarda ve kafası epeyce iyi olduğu belli olan bir adam duruyordu. Çok şaşırmıştım. On beş gündür ilk defa birisiyle konuşabilecek olma ihtimalini düşünmek bile iyi hissettirmişti.

“Selâmün aleküm,” dedim.


   Nereden anlamıştı ki müslüman olduğumu? Belki de sadece saçmalıyordu ama bu selam içimi ısıttı. Elimle kendimi göstererek, “Türküm, “‘dedim. Birden o küçük gözleri büyüdü. Elini göğsüne vurup, “Tataram,'' dedi. Net olmasa da söylediklerini anlayabiliyordum. Şaşkınlığım iyice artmıştı. Cebindeki votkayı çıkartıp uzattı. Kibarca reddettim. 


   Eliyle, “Hadi gidelim” der gibi işaret etti. Devamında, Rusça uzunca bir cümle kurdu. Sadece, “Davay”( Rusça hadi demek) kısmını anladım. Tanımadığım, kafası iyi bir adamın peşine takılıp gitme düşüncesi önce tereddüt ettirdi ama son yaşadığım olaydan daha da kötüsü ne olabilir diyerek, biraz önce kaçtığım yağmurun altında bu evsizin peşine takıldım. Allahtan yağmur yavaşlamıştı. Tatar birden, kapısı açılan bir apartmana hiç beklenmedik bir serilikle daldı. Bir eli kapıda diğer eliyle beni çağırdı. Binanın girişi rutubet kokuyordu. Boyası neredeyse tamamen dökülmüş, tavanı nemden balon yapmış, üzerinde kırık posta kutuları, Rusça yazılı kağıtlarla kaplı mantar  pano bulunan duvarları olan bir koridordan ikinci girişe daldık. Sanki lüks bir evi tanıtan emlakçı gibi eliyle etrafı gösterip, ‘’Kak!“(Rusça Nasıl demek) dediğinde geceyi burada geçireceğimizi anladım. Ses çıkartmadan yavaşça merdivenin altına çöktüm. Votka şişesini tekrar uzattı. Bu defa aldım.

   Zararsız birine benziyordu ama sokakta kalıyorsan ayık olmalısın, köpek gibi uyumalısın ve en ufak hareketi algılamalısın. Cebimdeki otuz doları bırakın bir ayyaşa, Putin bile gelse kaptırmaya niyetim yoktu. Sahip olduğun tek şey avucunun içine sığıyorsa kralı gelse vermezsin! Hani derler ya kaybedecek bir şeyi olmayan insandan kork! İşte ben tam da öyle bir durumdaydım.

   Tatar tam karşıma geçip bağdaş kurarak oturdu. Şimdi sorgu başlayacak, “Kimsin, burada ne işin var? “diyecek diye düşünürken, o hiç bir şey sormadan öylece bana bakıyordu. Kavga edecek durumda değildim. Ani bir hareket ağrılarımı artırabilirdi. Yine de düşündüm. Kavga etmek isterse yeni silahım hazırdı. Elimdeki votka şişesi! Ama bu defa ilk hamleyi Tatar’dan bekliyordum. Sağ elini yavaşça göğsünden içeri doğru sokup boyundaki kolyeyi çıkarırken, elimde sıkıca tuttuğum şişeyi gevşettim. Yaşadıklarımdan sebep neredeyse gariban bir evsizin gırtlağını kesecektim. Dikdörtgen şeklindeki kolyesini (hani şu içinde resim veya başka bir şey koyulabilen kolyelerden) soğuktan donmuş parmaklarının arasında sabitlemeye çalışıyordu. Başaramayacağını anlayınca bana uzattı. Kolyeyi açtım. İçinde çok güzel iki kız çocuğu resmi vardı. Yanaklarımın gerilmesinin verdiği hisle, iki haftadır ilk defa tebessüm ettiğimi fark ettim. Kolyeyi uzattım. Önce resimleri öptü. Sonra sağ eliyle göğsüne koyup, “Menim kızlarım,’ dedi (Kırım tatarlarının Türkçesini biraz dikkat ederseniz net anlayabilirsiniz). Votkasını usulca uzattım. Yavaşça anlatmaya başladı.

   Güne birkaç litre ucuz votkayla başlayıp dilenmeye çıkıyormuş. Arada, Çerkez pazarı diye bir yerde yevmiyelik işler yapıyormuş. Bazen pazarda kalıyormuş. Aslen Kırımlıymış ve aslında baytarmış. Alkole, okumak için geldiği Moskova’da alışmış, dönünce de bırakamamış ve alkol yüzünden sahip olduğu her şeyi kaybetmiş; eşini, işini kızlarını... O anlatırken düşündüm; acaba benim bir kızım olsa onu alkole tercih eder miydim? Açıkçası başka hayatları yargılayacak kadar temiz bir hayat sürmedim ama bir kızım olsaydı ona kendimi adardım. ‘Bir kız çocuğu’ ne güzel olurdu bee... Tatar çoktan sızmıştı.           

  “Sanırım o uyuduğuna göre artık kendini anlatma sırası bana geldi ama sizden isteğim, beni kafanızda bir kalıba sokmayın, bir cinsiyette vermeyin. Belki bir kediden belki de bir köpekten doğdum. Sadece tek bir şeyi dikkate alın; her ne olursa olsun bende yeryüzünde yaşayan her memeli türü gibi bir ananın rahminden düştüm.

İstanbul’un gri semtlerinin birinde doğdum. Hani şu olaylar olunca polisin girerken zorlandığı semtler. Erken yaşlarda sürekli firar ettiğim çocuk esirgemeye yerleştirildim. Annem de ağır ruhsal problemlerinden dolayı, benimde ilerleyen yıllarda madde bağımlılığından yatacağım Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesine kalıcı olarak yerleştirildi. Arada doktorlar bir araya gelmemize izin veriyordu. Bir bankın üstünde hiç konuşmadan saatlerce otururken, o geçmişine ağlardı ben geleceğe kinlenirdim!”

 

III. BÖLÜM - CHERKESSKİY RYNOK ( ÇERKEZ PAZARI)

Dışarı çıktığımızda, ilk gördüğüm şavurmacıdan iki dürüm yaptırıp birini Tatar’a uzattım “Spasibo bratan,” dedi (Bratan’ genelde sokak dilinde kardeş, dost anlamında kullanılır). Tatar son lokmasını yuttuğunda, “Beni Çerkez (Cherkesskiy Rynok) pazarına götür,” dedim. Bir süre yüzüme bakıp tebessüm ettikten sonra, “Gidelim,” dedi.

   Gözlerime inanamadım! Hayatımda gördüğüm en kaotik yerdi Çerkez Pazarı. Bu kadar çok ve farklı ırkta insanın bir arada olduğu başka bir yer görmemiştim. Sanki dünyanın her yerinden insanlar buraya tezgah açmış memleketlerinden getirdiklerini satıyorlardı. Demir konteynırlarda, dükkanlarda, tezgahlarda deriler, tekstil ürünleri, yiyecekler ve aklınıza gelebilecek her şey vardı bu yirmi stadyum büyüklüğündeki dev pazarda. Tatar elini açarak, “Kak” (Nasıl) dedi. Önce gözümü kapattım sonra yavaşça Çerkez pazarının havasını içime çekmeye başladım. Pisliğin kokusu ciğerlerime dolarken aklımdan geçen şuydu,“Madem hayat beni cehenneme çekiyor, bende o cehennemin zebanilerinden olurum!” Suratınızı hiç düşürmeyin ne bekliyordunuz ki? Cehennemin içinde doğup melek olmamı mı! Ben seçimimi yaptım,YA HEP YA HİÇ!

   O gece sabaha kadar sadece on beş dolar için Vietnamlıların dondurulmuş boktan balıklarını taşıdık. Sadece on beş dolar için! Kasaları taşırken bütün gece ağrıdan resmen böğürdüm ara ara kustum ve ellerimin neredeyse her yeri kesildi. Tatar çoktan yevmiyenin yarısını votkaya gömmüştü. Bu defa o uzatmadan elindeki votkayı aldım, “Kak,” dedi. “Haraşo” (İyi) dediğimde ikimizde deliler gibi gülüyorduk. Hem gülüyordum hem de acıdan gözümden yaş geliyordu. Tam o anda gözüme bir adam takıldı. Yerde yatan evsiz bir kadına bir şeyler söyleyip, baş ucuna siyah bir poşet bırakarak oradan uzaklaştı. Yerde yatan kadın o kadar sarhoştu ki hiçbir tepki vermedi.Tatar, “Yakınıdır temiz kıyafet, yiyecek getirmiştir” diyerek, yerde yatan kadına doğru yürümeye başladı. Ne yapacağını anlamıştım, hemen kolundan tutup hayır dedim

“Benden her şeyi bekleyebilirsiniz ama kimsenin malını çalmam, düşmüşe asla vurmam! Yanlış anlamayın haramla günahla ilgisi yok tamamen tarz meselesi.”

Tatar kolunu çekmek isteyince daha sıkı tuttum. Göz göze geldiğimizde ciddiyetimi anlamış olmalı ki vazgeçti. Geri dönerken Rusça konuşmaya başladı. Küfür ettiğini anlayabiliyordum. Dedim ya öfkenin dili her yerde aynı!

   Tatar tekrar yere çöküp paltosundan çıkarttığı votkaya yudumlamaya başladı. Yaşadığım bu olay (adamın yerde yatan evsiz kadına bıraktığı poşet, Tatar’ın poşeti çalmak istemesi) bana askerde tanıştığım birini hatırlattı. İsmini hatırlamıyorum uzun yıllar geçti. Ellili yaşlarında İngiltere'de uzun yıllar yaşamış, askerliğini kısa dönem yapmak için Türkiye'ye gelip evraklarında çıkan bir pürüzden dolayı uzun dönem askerliğe yollanmış biri. Para kazanmak için evsizler ve yakınları arasındaki iletişimi sağlıyormuş. Kirli kıyafetleri alıp, temizleriyle değiştiriyor, yiyeceklerini veriyor, başkalarının çalmasına engel oluyormuş yani bir nevi güvenliklerini sağlıyormuş. 

    Tatar anlattıklarıma bir süre tepkisiz kaldıktan sonra, “Mojna,” dedi. Hemen harekete geçmeliydik. Belki de çıkış bileti buydu! Çevreyi dolaşmaya başladık. Tatar şehirdeki bütün evsizlerin nerelerde takıldığını bildiği için onları bulmak zor olmadı. Tek sorun yakınlarına denk gelmekti. O gün, gece dahil soluksuz dolaşmamıza rağmen hiçbir evsiz yakınına denk gelmedik. Ertesi gün metro çıkışında bir evsizle konuşan bir adam gördük. Tatar’a, “Hadi dedim sıra sende,”dedim. Adam önce konuşmak istemedi ama Tatar ısrar edince durdu. Bir şeyler konuşmaya başladılar. Sözcükler yavaş yavaş kulağıma doluyordu ama yine de birkaç kelime dışında neler konuştuklarını anlamıyordum. Adam bir süre durduktan sonra isteksizce cebinden kağıt kalem çıkartıp bir şeyler yazdı ve elli rubleyle birlikte Tatar’a uzattı. Tatar bana yaklaşırken gözleri kısılmış pis pis gülüyordu. İlk işimizi yapmıştık ama gerçek anlamda para kazanmak için bunu bir sisteme oturtmalıydık. İhtiyacımız olan ilk şey bir cep telefonuydu. Tatar para için dilenmemiz gerektiğini söyledi ya da Çerkez pazarında donmuş balık taşıyacaktık. “Sen dilen, ben balık taşırım,” dedim. Eliyle kaburgamı göstererek, “Bu halinle mi?” dedi. Ayrıca, dilenerek daha çok kazanacağımızı söyledi. Gerçi o boktan balık taşıma işinin dilenmekten pek farkı yoktu. Sessizce Tatar’ın peşine takıldım. Tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum. Öylece yere çöktüm, küçülebildiğim kadar küçülüp yüzümü yerden hiç kaldırmadan sağ elimi açıp beklemeye başladım. Aslında utanmam gereksizdi çünkü beni burada kimse tanımıyordu ve zaten tanınmaz bir haldeydim ama yine de utanıyordum.Tatar idmanlıydı. Benim gibi sabit beklemiyor, insanların karşısına dikilip para istiyordu. Neredeyse her üç kişiden biri Tatar’ın eline para bırakıyordu. İkinci el işimizi görecek bir telefon parası için üç gün dilendik. Metro istasyonlarında, duraklarda, alışveriş merkezlerinin önünde, her yerde durmadan saatlerce dilendik. “Pozhaluysta, pomogite, pozhaluysta, pomogite.” (Lütfen yardım) 

   Tatar telefonun bataryasını çıkartırken bende sim kartın paketini, doğum günü hediyesini heyecanla açan bir çocuk gibi parçalıyordum. Kartı Tatar’a uzattım. Uzun uzun gözlerime baktı, sanırım inadım hoşuna gitmişti ya da bana güvendiği için mutluydu.

   Tatar, cebinden votkasını çıkardı, bir yudum aldı ve kartı usulca telefona yerleştirdi. İlk müşterimiz belliydi. Metro çıkışında rastladığımız evsiz yakını. Bölgeleri belirlemeye, evsizlerin yanına gidip hepsinin ismini not almaya başladık. Yakınlarının numaralarını aldık, yakınlarının numaralarını bilmeyen evsizlere, yakınlarına vermeleri için kağıtlara yazdığımız notları bıraktık. Yardım sever insanları, herkesi her şeyi not etmeye başladık. Otobüs duraklarına kağıtlar yapıştırdık. Neredeyse yirmi dört saat çalışıyorduk. Tatar her köşeyi avucunun içi gibi biliyordu. O olmasaydı tek başıma hiçbir şey yapamazdım ama fikir bana aitti. Birbirimizi tamamlamıştık.

 

IV.BÖLÜM - ORDUBAD’lı MUHAMMED

Yaklaşık bir hafta sonra merkeze uzak bir semt olan Babushkinskaya’da iki odalı bir dairenin küçük odasını kiraladık. Evin daha büyük olan diğer odasında ise Tacikistanlı on yedi kişi kalıyordu. Yalnış duymadınız tam on yedi kişi; kadınlı erkekli, çocuklu hepsi bir odada! Ama değil on yedi, yetmiş yedi bile olsa umurumda değildi. Umurumda olan tek şey gece dışarıda yatmayacak olmamdı.

Haftalardır yıkanmadığım için hemen kendimi zeminini ıslak bırakmamamız konusunda defalarca uyarıldığımız banyoya attım, üzerimdeki kıyafetleri çıkartmadan öylece küvete girdim.

“Hepiniz, hayatında en az bir defa kendi isteğiniz ya da isteğiniz dışında kıyafetlerinizle suyun altında kalmışsınızdır. Sıcak bir yaz gününde sulu bir şaka ile ıslatılmışsınızdır mesela. Benimkisi biraz keyifsiz bir ıslanmaydı ama yapacak bir şey yoktu. “

Aslında küvetin içine su doldurarak kıyafetlerimi yıkayabilirdim fakat gerçekten hiç gücüm yoktu. Ayrıca, çıplak kalma fikri beni çok rahatsız ediyordu!”

   Küvetin içinde zor bela bağdaş kurdum. Onca zaman geçmesine rağmen hala ağrılarım vardı. Ani hareket etmekten çok çekiniyordum, gülmekse resmen acı veriyordu... Bir doktora gidip durumumu bilsem rahat edecektim çünkü bu şekilde kafamda sürekli senaryolar yazıyordum, “Acaba kaç çatlağım var, organlarımda hasar, kaslarımda yırtık var mıdır?”.

   Su yavaşça kıyafetlerimden süzülürken rengi değişiyor, simsiyah bir şekilde ayaklarımın arasından küvetin deliğine doğru akıyordu. Sıcak suyun kıyafetlerimin altından tenime değmesinin verdiği rahatlatıcı hisle gözlerimi kapayıp, sabunu kıyafetlerimin üzerinden vücudumda gezdirmeye başladım. Kendimi  uzun zamandır böyle iyi hissetmediğimi düşünürken birden gözüm seğirmeye, nefesim göğsüme dolmaya, sağ elmacık kemiğim atmaya başladı.  Elimi hemen boynuma attım çünkü sırada neyin geleceği belliydi; elmacık kemiğimden sonra boynuma şiddetli bir kramp girecek ve film kopacaktı! Birden titremeye başladım. Kaslarıma hakim olamıyordum. Bir süre sonra sesimi duymuş olmalılar ki Tatar, Tacikistanlılardan biriyle içeri girdi. Beni küvetten çıkartıp kadınların ve çocukların korkmuş bakışları arasında odaya taşıdılar. Bu esnada her yer ıslanmıştı. Bir yandan titriyor bir yandan, ‘YERLER ISLANMASIN, YERLER ISLANMASIN’ diye bağırıyordum. Tatar söylediklerimi tercüme etmiş olmalı ki herkes gülmeye başladı. Üzerimdeki kıyafetleri çıkartıp üstüme yorgan örttüklerinde hala titriyor ve gülüyordum, “Yerler ıslanmasın, yerler ıslanmasın!”

   Uyandığımda Tatar kıyafetlerimi topluyordu. Belli ki gece kurusunlar diye kaloriferin üstüne sermişti. Tişörtümü uzattı, “Spasibo bratan,” dedim. Ne iyi yapmıştım bir evsizin peşine takılmakla, ne iyi yapmıştım bir ayyaşla arkadaş olmakla ve ne iyi yapmıştım İstanbul’dan kaçmakla!

   Taciklerin kaldığı odadan gelen bağrışmalarla irkilip kendimizi evin girişindeki boşluğa attık. Bulunduğumuz yerden, evi tuttuğumuz emlakçıyı ve onun yanında duran adamı (Sonradan adının Muhammed olduğunu öğrendiğim Azerbaycanlı ev sahibimiz) görebiliyorduk. Taciklere bağıran adam, emlakçıya dönüp, “Altı nəfer kalırak dediler on yedi nefer kalır  Gıcdıllahlar!” dediğinde dayanamayıp sakin bir sesle, “Vermeseydin, zorla tuttuklarını sanmıyorum sarayını,” dedim. Adam bana döndüğünde direk aksanı değişti ve Tatardan daha iyi bir Türkçeyle, “Türk müsün?” diyerek bana doğru yürüdü. Cevabımı bile beklemeden mavi gözlerini gözlerime dikip eliyle burnunu göstererek, “Görüyor musun bunu? Çerkez pazarında Türklerin malını kurtarırken yaptılar” dedi. “Kurtarmasaydın” dediğimde, emlakçıya dönüp gülerek, “Stoprotsentnyy turetskiy narod (yüzde yüz Türk)” diyerek mutfağa geçti. Cebinden çıkarttığı bir poşet şekerlemeyi masaya bırakıp, “Çayınız yok mu?” diyerek masanın başına oturdu. Ve başladı konuşmaya, “Ne işin var Moskova’da, o güzel şehir bırakılıp gelinir mi bu bol'shaya derevnya?”(Büyük köy). Moskova’ya büyük köy diyordu. Neden burada olduğum ile ilgili yarım yamalak bir şeyler anlattım. O da fazla kurcalamadı. Uzun uzun Moskova’nın ne kadar tehlikeli olduğunu, sürekli insanların öldüğünü, gelenlerin geri dönemediğini anlattı. Belli ki beni uyarmaya çalışıyordu ama anlattıkları umurumda bile değildi, aksine hoşuma gitmişti. Pislik ne karar fazlaysa aklımdakileri gerçekleştirebilme olasılığım o kadar artıyor demekti!  Benim bunlardan etkilenmediğimi fark etmiş olmalı ki konuyu değiştirip kendini anlatmaya başladı. Bir zamanlar hızlıymış. Eşi kanser olunca çekmiş elini gayrimeşru işlerden. Eşi ölünce, kızı ve eşinin anne babası ile kalakalmış. Kızını Azerbaycan’a ailesinin yanına  yollamış. Eşinin anne babasına ise köydeki evlerinde bakmaya başlamış. Eşinin annesi rahatsızlanınca onları Moskova’ya getirmiş. Tacikleri o yüzden çıkartmak istiyormuş, kayıvalide ve kayınpederi şu an yaşadığı evde kalacak kendisi ise buraya geçecekmiş. Biz bunları konuşurken Tacikler kaldıkları odayı boşaltıyorlardı. Acaba nereye gidecekler diye düşündüm ama sormadım. Nasıl olsa sorsam da bir şey değişmeyecekti. Boş yere ev sahibimizi germeye gerek yoktu. Hem bu şekilde daha rahat edecektik. Birden evde on altı kişi eksilecekti. Tatar ve benim yapmamız gereken sadece yerleri ıslatmamaktı!

  Tacikler gitmiş, Muhammed eve yerleşmişti. Bizse boktan işimize devam ediyorduk. Her sabah, evden metro durağına kadar yaklaşık bir kilometre yürüyüp (tabi Tatar sürekli içtiği için sabah ayıltmak zor oluyordu) aktarmayla merkeze geliyorduk. Evsizleri görebilmek için sürekli dışarıda olduğumuzdan çok fazla karton bardaklarda çorba, kahve ve çay içiyordum. Tatar sürekli votka içtiği için kahve ve çayla arası yoktu. Arada çorba içiyordu. O da benim zorlamamla. Tatar bana lazımdı çünkü henüz Rusça konuşamıyordum. Söylenenleri anlıyordum ama iletişim kurmak hala çok zordu. En azından Rusça öğrenene kadar Tatar’a ihtiyacım vardı. 

   Evsizlerden kazandığımız para, yiyeceğimize ve Tatar’ın votkasına anca yetiyordu. Bu durumdan iyice sıkılmaya başlamıştım. Bu şekilde olmazdı. Başka bir işe ihtiyacım vardı. Önce registratsiya işini çözmeliydim (Kısa süreli kayıt, oturum gibi bir şey). Kimlik kontrolleri çok fazlaydı ve her defasında polise rüşvet vermek zorunda kalıyordum. Konuyu Muhammed abiye açtım, “Neden daha önce söylemedin” diyerek bir otelin resepsiyonunda çalışan tanıdığı aracılığıyla registratsiya işimizi halletti. Registratsiya, çalışma izni değildi ama en azından Moskova’da daha rahat gezebilmemi sağlayacaktı, tabi belli aralıklarla yenileme şartıyla. Her yenileme ise para demekti ve evsizlerden kazandığımız para çok azdı. Daha fazla kazanmanın bir yolunu bulmalıydım fakat çalışma iznim ve Rusçam olmadığı için bu neredeyse imkansızdı. Derken bir gün Muhammed abi Azerbaycanlı bir tanıdığının hamamında, kese köpük yapabilecek birinin arandığını söyledi. Antalya’da iki buçuk dolar için elli derecenin altında turistlere kese köpük yapıyordum, burada mı yapmayacaktım! Hemen atladım, “Ben yaparım,” dedim. 

 

V.BÖLÜM- HAMAM

Kese köpüğün nasıl yapıldığını hemen hemen hepiniz biliyorsunuzdur ama bir de benden dinleyin. Tabi mideniz kaldırırsa.

  Uygulama yapılacak kişi önce ölü derileri vücudundan rahat soyulsun diye saunaya alınır. Sauna seansı sonrası ısıtılmış mermer taşın üzerine sırt üstü yatırılıp hamam tasıyla tüm vücudu ıslatılır. Tabi bu arada kurnalardan birine (Kurna, hamamlarda içinde su biriktirilen yuvarlak mermer tekne) ara ara kendimizi serinletebilmek için soğuk su doldururuz. Malum elli dereceden fazla sıcakta çalışıyoruz. Ölü deriyi soyma işlemi normalde tiftik keçilerinin kıllarından elde edilen keselerle yapılır ama turizm yörelerinde daha hijyenik ve pratik olduğu için tek kullanımlık keselerle yapılır. Keselemeye yüzden başlarız. Sırasıyla önce alın, burun ve elmacık kemiklerinden boyna doğru ineriz. Tabi bu işlem bir kadına yapılıyorsa yüze çok dikkat edilmeli, çok hafif dokunulmalıdır. Bazıları yüzlerine dokunulmasını istemeyebiliyor o zaman direkt vücuda geçeriz. Ön taraf tamamen bittikten sonra (Ayak parmaklarının arasını unutmamak şartıyla) kişiyi yüz üstü yatırırız. Uygulamanın yarısı, bizim ise enerjimizin neredeyse tamamı bitmiş ve ter içinde kalmışızdır. Kurnada biriktirdiğimiz soğuk suyu böbreklerimizi hiçe sayarak başımızdan aşağıya boşaltır, göbek taşının etrafında oturmuş sırasını beklerken sevimli görünmeye çalışan turistlerin bakışları arasında keseye devam ederiz. Artık vücut ölü deriden arınmıştır. Biriken pislikleri vücuttan temizlemek için kişi göbek taşından kaldırılıp yıkanır. Bu arada defalarca mideniz ağzınıza gelir. Yani en azından ilk sene benim öyle oluyordu. Sonradan alıştım, umarsızca hayatımda hiç görmediğim insanların tenlerinde elimi gezdirdim, ayak parmaklarının aralarına kese yaptım. Neyse devam edeyim; kese işleminden sonra sıra köpük masajına gelir. İçini havayla doldurup şişirdiğimiz sabunlu yastık kılıfını, komik hareketler eşliğinde sıcaktan gevşemiş müşterimizin üzerinde gezdirip ortalama on dakikalık bir köpük masajıyla hizmeti bitiririz. Ve tüm bu yaptıklarımız için sadece iki buçuk dolar alırız….sadece iki buçuk dolar!  Tabi çok sık olmasa da arada bir iki euro bahşiş veren Alman müşterileri unutmayalım.  

   Patronum, Çerkez pazarındaki suratsız Vietnamlıları düşününce oldukça güler yüzlüydü. Ayrıca adaletli davranıyordu. Her kese-köpükten yüzde elli alıyordum. Tek problem hamamın aşırı sıcak olmasıydı.  Hamamlar, mermerlerin altına döşenen (ciddi ustalık gerektirir) sıcak su borularının ısısı ve içeride açılan sıcak suyun buharıyla ısıtılır ama güler yüzlü patronum işin bokunu çıkarıp hamamın içini su ile ısıtmak yetmezmiş gibi buhar sistemi de yaptırmış.  Masaj esnasında hamama sürekli buhar verildiği için içeride olmak cehennemde olmak gibi masaj yapmak ise işkenceydi.

   Hamamın beş kapısı vardı. Dördü misafir süitlere, biri ise bana tahsis edilen kazan dairesindeki odaya açılıyordu. Misafir portföyümüz çok çeşitliydi. Doğum günü partileri, bekarlığa veda ve balayı için gelenler olmakla birlikte en çok paralı seks yapanların tercih ettiği bir işletmeydik. Odalara resepsiyonun önünden geçen bir koridordan gidildiği, müşterilerde girişte veya odada masaj rezervasyonu yaptırdıkları için mecburen sürekli hamamda oluyor, eve hafta da bir ya da iki defa gidebiliyordum. Tatar bu durumdan memnun değil ama bu şekilde daha iyi kazanıyor, kazandığım paranın yarısından fazlasını ise evsizlere yemek, alkol ve yeterse kıyafet alması için ona veriyordum. 

“Neden böyle bir şey yaptığımı düşünüyorsunuz biliyorum. Hemen anlatayım; Evsizlerin kontrolü, kıyafetlerinin toplanıp yıkanması...vb hizmetler için evsiz yakınlarından para alıyorduk ama her evsizin hatta çoğunun bir yakını yoktu. İşte biz (aslında ben çünkü Tatar’a kalsa günahını vermez) kimsesi olmayan evsizlere bu desteği veriyorduk. Yüzünüze hemen bir tebessüm yayılıp, gözleriniz dolmasın çünkü bunu yapmaktaki amacım iyilik olsun diye değil, kafamdaki planları gerçekleştirebilmek için onları kullanmayı düşündüğümdendi.”

   Hamamın girişinde araçların park edebilmesi için ayrılmış geniş bir alan, yaklaşık beş metre yüksekliğinde patronun sürekli zincirle kilitli tuttuğu demir bir kapı ve neredeyse her yerde kameralar (Hamam, süitler ve kazan dairesi dışında) vardı. Kese-köpük masajı 23:00- 01:00 ve 04:00-06:00 saatleri arasında çok yoğun oluyordu çünkü bu saatlerde genelde parayla seks yapanlar geliyor ve 23:00-01:00 arası dergi kataloğundan çağırdıkları veya yanlarında getirildikleri kadınları yıkatıyorlar, 04:00-06:00 saatleri arasında ise (tabi işleri bittikten sonra) kendilerini yıkatmaya geliyorlardı. Boktan bir durumdu ama daha da boktan olanı, bu adamlardan bahşiş alabilmek için şirin görünmek zorunda oluşumdu.  

 

 

40 gün sonra...

 

— Anne anne anne...çıkabilir miyim artık, babam uyudu mu? Ufff sıkıldım ama buradan, çok dar burası, güvercinler uçuyor korkuyorum.... anne anne... Anne bir daha girmeyeceğim buraya kandırıyorsun beni... 

......

..

Muhammed abinin çekiştirmesiyle sırılsıklam olduğum kabustan uyandım. “Gənc oğlan uyan! Sen deli misin? Günlerdir hamandan çıkmıyorsun çile dolduruyorsan yanlış yerdesin camiye götüreyim seni!  Şu halen bak neçesen?” diyerek bir yandan sarsıyor, bir yandan azarlıyordu. Yattığım yerde hafifçe doğruldum. Gözlerim, el ve ayak parmaklarıma takıldı. Suyun içinde kalmaktan buruş buruş olmuşlar, tırnaklarımın kenarlarındaki etler sıcak suyun etkisiyle incelmiş pembe iğrenç bir hal almıştı. Muhammed abi hiç tepki vermediğimi görünce daha sert bir sesle, “Senin derdin ne çocuk! Bir sıkıntın mı var, birinden mi kaçıyorsun, aşık mısın? “diye bağırdı.

Başımı yavaşça kaldırıp, tepemde dikilmiş mavi gözlü Azeri’ye bir süre baktıktan sonra, “Abi beni Çerkez pazarına götür,’ dedim. Bu defa gerilmiş olmalı ki, “Çerkez pazarını ne edeceksin? Kalk gör hele senin ayyaş (Tatar’dan bahsediyordu) sokaklarda ne haller ediyor” diye bağırırken, bir yandan da kolumdan tutup yataktan kaldırmaya çalışıyordu.  Ağrılarım tamamen geçmişti ama kendimi çok bitkin hissediyordum, gözüm kararıyordu. Uykusuzluk dengemi bozmuştu. Muhammed abinin desteği ile kazan dairesinden avluya çıktığımda, gün ışığının kör edici etkisiyle sağ dirseğimle yüzümü kapattım. Güler yüzlü patronumun bakışları arasında demir kapıdan çıktık. 

 

30 gün önce…


   Hamam beni çok yoruyordu.Amına koyduğumun çocuklarının keyfine göre kese-köpük yaptığım için gecem gündüzüm birbirine karışmıştı. Bazı zamanlar yıkadığım kadınları dövüyorlar, seslerini duyuyor kötü oluyordum. Kadın ağlaması çok geriyor beni!  Bir de bu mahluklar hamama girip kese-köpük istiyorlardı. Çok defa kafalarını mermerde ezmek istedim ama her defasında kendimi tuttum. Uykusuzluktan halüsinasyonlar görmeye başlamıştım. Tiklerim de artmıştı. Bir taraftan da aklım Tatar’a  takılıyordu. Ona tam güvenemiyordum, “Acaba verdiğim paraları evsizlerin ihtiyaçları için mi kullanıyordu yoksa başka şeyler için mi”

   O gün sigara içmek için avluya çıktığımda, Azerbaycan’lı patronumu telaşla demir kapının zincirini çözerken gördüm. Beni görünce başı ve kaşlarıyla uyum içinde “git buradan” diye işaret etti.  Mesajı anlayıp hemen kazan dairesine girdim ama kapıda minik bir açıklık bırakarak dışarıyı izlemeye başladım. Güler yüzlü Azeri patronumu hiç bu kadar gergin görmemiştim. Demir kapının açılmasıyla birlikte içeri sırayla üç araç girdi. Patronun hal ve tavırlarına bakınca, gelenlerin sıkıntılı tipler olduğunu anlamak zor değildi.


   İri cüsseli adamların arasından, kısa boylu şişman bir adamla  ondört onbeş yaşlarında beyaz tenli ufak bir kız çocuğu resepsiyona doğru yürümeye başladıklarında bende hazırlık yapmak için kazan dairesinden hamama geçtim. Zengin bir aile oldukları belliydi.Kesin kese-köpük isteyeceklerdi, hiç yanılmam. Hamama girip mermerleri iyice ısıtmak için bütün kurnaları (kendime ayırdığım kurna hariç) açıp üzerimi değiştirmek için kazan dairesine geçtim. Hamama geldiğimde kurnalardan akan sıcak su hamamı iyice ısıtmıştı. Önce göbek taşını sıcak suyla iyice ısıttım daha sonra taşın üzerine iki tane peştemal serdim. Peştemallerin baş ve ayak uçlarına, uzanacak müşterilerin rahatı için ek peştemaller koydum, son olarak kese köpük yaparken serinleyebilmek için başımdan aşağıya boşaltacağım soğuk su kurnamı doldurdum. Her şey hazırdı, birazdan iyi bahşiş alacağım zengin aile sıra sıra ya da hep birlikte hamama geleceklerdi...

10 dakika sonra...

Göbek taşı alttaki ısıtmaların gücüyle iyice ısınmış üzerindeki su kurumuştu. Bu şekilde üstüne birisi uzanamaz ısıdan yanardı. Göbek taşını tekrar ıslattım. Bu defa soğuk suyla ama gelen olmadı...

15 dakika sonra…

İçerisi alev gibi olmuştu. Kurnaların musluklarını teker teker kapatmaya başladım. Her kapanan musluk hamamda yankılanan su sesini hafif hafif azaltıyordu. Son musluğu kapattığımda birden içeride derin bir sessizlik oldu.


20 dakika sonra…

Derinden gelen bir ses, “Pajalusta ne haçu.. ne trogay menya. Pajalusta..pajalusta.” (Lütfen istemiyorum. Bana dokunmayın. Lütfen lütfen)

   Çığlıklar, aynı cümleler tekrar ederek yükseliyordu. Çok şaşırmıştım. Daha önce de burada kadın çığlığı duymuştum ama bu küçük kız çocuğunun çığlığı, müşterilerinden dayak yiyen fahişelerin çığlıklarını ikiye, üçe hatta bine katlamıştı. Kapıya doğru yöneldiğimde birden sendeledim, düşmemek için göbek taşının kenarına elimi attım ama denk getiremedim. Bileğimin üst kısmını göbek taşının kenarına sürterek yere yığıldım. Yerden fırlamam zor olmadı. Hemen sesin geldiği odaya yöneldim.  Odanın kapısına elimi uzattığım anda birden kafamdan onlarca olasılık geçmeye başladı. “Ne yapabilirdim ki, içeri girip adama nasıl engel olacaktım? Korumalar işimi bitirirdi. Onlar halletmese bile patron kapının önüne koyar ve tüm bu yaşananlara rağmen küçük kıza yine olanlar olurdu. Hem bana neydi, ben işime bakmalıydım. Ayrıca, dışarısı adam doluydu, çıkmama izin vermezlerdi, bir şekilde sağ çıksam bile kızı çıkaramazdım ve zaten artık çok geçti! Olan olmuştu.”

  Tüm bu fikirler kafamın içinde, kız çocuğunun çığlıkları ise (akustik etkiyle) hamamda yankılanırken (Pajalusta..pajalusta) öylece olduğum yere çöktüm. Evet aynen tam olarak öyle yaptım. Bir korkak gibi yaşananlara tepkisiz kalıp öylece olduğum yere çöktüm. Bir süre sonra küçük kızında sesi  kesildi. Sanırım, kimsenin kurtarmaya gelmeyeceğini anladı ve kaderine razı oldu.


— Şimdi Can içeri girecek
— Hadi Can aç şu kapıyı, tutup çek o minik kızı!
— Hadi Can içeri gir ve kurtar o küçük kızı!


 “Şu an eminim tüm kadınların gözlerinden yaş, dudaklarından yukarıdaki satırlar dökülüyor ama yanıldınız! Ben bunların hiçbirini yapmadım, parmağımı bile kıpırdatmadan bir leş gibi öylece olduğum yerde kalakaldım!  Biz erkekler sizler gibi duygularımızla hareket etmeyiz çünkü bizler sizler kadar cesur ve sizler kadar İNSAN değiliz! “

10 gün sonra…


   Bir yandan Muhammed abinin anlattıklarını dinliyor, bir yandan  lokmalar hala boğazımdan zor geçtiği için elimde tuttuğum şavurmayı yavaş yavaş yiyordum.  

   Tatar tüm dediklerimi eksiksiz yerine getirmiş, verdiğim paralarla evsizlerin karnını doyurmuş, onlara eldiven, atkı ve alkol almış, ona güvenimi boşa çıkartmamıştı. Keşke bende kendime, Tatar’ın bana olduğu kadar dürüst olabilseydim.O gün akşama kadar sokaklarda dolaştım. Kafamı toparlayabilmek için uzun yürüyüşler yaptım. Akşam olduğunda Muhammed abiyle birlikte yardım ettiğimiz evsizleri görmeye gittik.

   Sokağa yaklaştığımızda bir kazanın başında ortalama yirmi yirmi beş kişilik insan kuyruğunu, kazanın başında da Tatar’ı gördüm. Bir elinde kepçe diğer elinde votka şişesi!


   Muhammed abi suratını ekşiterek “Hele şunun şekline şemaline bak! Bir elinde nimet diğerinde arak, “ (Arak, azeri dilinde alkol) dedi.


   Muhammed abinin söylediklerine aldırış etmeden, yemek sırasında bekleyen ve etrafta oturmuş çorbalarını içen evsizlerin bakışları arasında Tatar’a doğru yürümeye başladım. Alkol, sidik ve yemek kokuları birbirine karışmıştı. Kafası yerinde olmayan birinin bu ortamda durabilmesi mümkün değildi. Muhammed abi bu sebepten peşimden gelmeyip sokağın başında beklemişti.

   Tatar beni görür görmez elindeki kepçeyi yanında duran erkek mi kadın mı olduğunu anlayamadığım evsizin eline tutuşturup bana doğru koşmaya başladı. Yaklaştığında gözlerinin içinin güldüğünü görebiliyordum. Aramızda bir adım kala elimi kaldırıp bana sarılmasını engelledim. Elinde tuttuğu votka şişesine baktığımı anlayınca uzattı. Votka şişesinden kocaman bir yudum aldıktan sonra Tatar’a bakarak, “Spasiba Bratan,” dedim. Bu teşekkürün sadece votka şişesi için olmadığını ikimizde biliyorduk. Tatar, bana dikkat kesilmiş evsizlere dönerek Rusça bir şeyler söyledi. Evsizlerin bana bakışlarındaki minnetten anlaşılıyordu ki onlara bu yardımları yapan kişinin ben olduğumu söylüyordu. Bana dönüp,“Sana teşekkür ediyorlar, kim olduğunu soruyorlar,” dedi. Cevap vermedim. Selamlaşıp sokağın başında bekleyen Muhammed abiye doğru yürüdüm. Sokağın başına geldiğimde durup arkama baktığımda evsizler topluluğunun hala beni izlediğini gördüm.

  İstediğim olmuştu işte! Moskova’daki ikinci sabahımda korkarak peşlerinden gittiğim evsizleri peşime takmıştım!

Muhammed abiye dönüp anlatmaya başladım;

   “Muhammed abi, ben küçükken babam çok içerdi, akşam eve geldiğinde beni dövmesin diye annem, evin holünde duran çamaşır makinesinin arkasındaki apartman boşluğuna kapatırdı. Babam uyuyana kadar da oradan çıkarmazdı. Orada kalmaktan çok korkardım. Boşlukta sürekli güvercinler olurdu ve sesleri beni çok korkuturdu. Sırf annem beni oraya kapatmasın diye akşamları evden kaçardım. Evimiz birinci kat olduğu için balkondan rahatça inebiliyordum.

   Muhammed abi, benim geldiğim yerlerde geceler çok tehlikeli olur, hele de bir çocuksan daha da kötü! Dışarda kaldığım geceler insanlardan korunmak için köpeklerle uyurdum. Anlayacağın köpekler gibi bir yaşam sürdüm ve gördüğün gibi hala ayaktayım. Tatar’a söyle, onlara adımın KÖPEK olduğunu söylesin.”

   Muhammed abi, Rusça Tatar’a seslenerek, “ Yego zovut SABAKA,”

Onun adı KÖPEK! dedi.

 

VI. BÖLÜM – BİR KÖPEK, BİR KİBİR, BİR PİŞMANLIK

   Köpek, saatlerce yürüdü sokaklarda umarsızca….Bir kolunda evsizlerden satın aldığı  minnetin kibri, diğer kolunda kaderine terk ettiği kız çocuğunun pişmanlığıyla birlikte yürüdü saatlerce...Bir Köpek, bir Kibir ve bir Pişmanlık!

 

  Elbet kibir bir gün onu terk edecekti ama pişmanlık bir ömür sadık kalacaktı. Görmüştü o küçük kızı. Patronu, tecavüze uğrayan kızı temizlemesi için hamama getirmişti ama ne anlatabilirdi o anları ne de yazabilirdi. Bir ömür, dilin söylemek, kulağın duymak, gözün görmek, kalemin yazmak istemeyeceği bu olayın ağır yüküyle yaşayacağını biliyordu.

   Öylece yürüdü sokaklarda Köpek, bir kolunda bir gün onu terk edecek kibri, bir kolunda bir ömür sadık kalacak pişmanlığıyla… Bir Köpek, bir Kibir ve bir Pişmanlık!

    “Moskova’da evsizlerle kaldığı  ilk gece kendi kendine “Ne pahasına olursa olsun, bu şehirden elim boş dönmeyeceğim” diye söz vermemiş miydi? Çerkez pazarının pis havasını içine çekerken “Madem hayat beni cehenneme çekiyor, bende o cehennemin zebanilerinden olurum” dememiş miydi? Köpek seçimini yapmıştı,YA HEP YA HİÇTİ!”

   Tatar’ın istediklerimi eksiksiz yapmış olması  biraz da olsa  motive etmiş, istemeyerek de  olsa  hamama geri dönmüştüm çünkü evsizleri elimde tutabilmek için paraya ihtiyacım vardı. Ve tek işim hamamdı, onu kaybedemezdim. Kendimi toparlayarak çalışmaya başladım. O konuyu ise patronla hiçbir zaman konuşmadık.

   İşler gün geçtikte artmaya başlamıştı. Artık fahişeler tek başlarına ve daha sık kese-köpük yaptırmaya, masaj olmaya geliyorlardı. Çoğunun vücudunda morluklar vardı. Sıcak mermer ve aromatik yağlar acılarına iyi geliyordu.

   Boş günümün sabahında soluğu Çerkez pazarında aldım. Burada her türlü pisliğin döndüğünü biliyordum. Perdenin arkasını görebilmek için bütün gün pazarı dolaştım, insanlarla iletişim kurmaya çalıştım. Özellikle Türklerle iletişim kurmak istedim ama o kadar suratsızlardı ki selamlaşmaktan öteye gidemedim. Anlam veremediğim bir şekilde kendi insanlarıyla konuşmak istemiyorlardı!

   Öğleden sonra Muhammed abi geldi. Onunla da uzun uzun gezdik pazarı. Kimler nerede ne iş yapıyor çok iyi biliyordu. Zamanında burada iş yapmaya çalışmış, Türkiye’den tekstil ürünü getirip pazarda satmış  ama  sonra işleri kötü gitmiş. Mafya baskısına da dayanamayınca iflas etmiş. Beni, o dönemlerde iş yaptığı bir Türkle tanıştıracağını söyledi.

   Yorulmuştuk, bir şeyler içmek için bir kafeye oturduk. Ben kahve, Muhammed abi ‘chernyy çay’ (siyah çay) siparişi verdik. Ayaktayken anlamamıştım ama oturunca çok yorulduğumu fark ettim. Aslında yorucu olan kalabalık, insanın enerjisini çekiyor. Düşünsenize yüzlerce ve çoğu da mutsuz olan insanlarla iç içesiniz. İşte insanı asıl yorgun düşüren bu. Yoksa bir göl kenarında ya da bir ormandaki uzun yürüyüşler insanı bu kadar yormaz aksine dinçleştirir.

   Renkli gözlü garson kız gülümseyerek önce benim kahvemi sonra Muhammed abinin çayını bıraktı. Muhammed abi cebinden çıkardığı şekerlemelerden bir tane bana uzattı. Suratındaki tuhaf gülümsemeye anlam veremedim. “Hayırdır abi, neden gülüyorsun” diye sorduğumda Muhamed abi, “Ha böylesini istersem kaparam, eve saklayam,” dedi. Garson kızdan bahsediyordu. “Al abi, sana engel olan mı var,” dedim. Muhammed abi suratını ekşiterek, ”Aslan gibi delikanlısın, kızlar gözünün içine bakıyor. Dünyanın lezzetidir bunlar. Hayattır hayat” derken bir yandan da etraftaki kadınlara bakıp onları bana gösteriyordu. O kadar çok çıplak kadın görmüştüm ki anlattıklarını boş boş dinliyordum. Neyse ki beklediğimiz kişi içeri girdi. Muhammed abi,‘Bak Mehmet’ geliyor’ diyerek tahmin ettiğim kişiyi gösterdi. Masaya yaklaştığında elini uzatıp ‘Selamün aleyküm’ dediğinde şivesinden doğulu olduğunu anlamıştım.  Siyah pardösüsünü çıkartıp sandalyeye asarken bileğinde  sallanan siyah tespihi göründü. Lacivert ceketinin kollarını kıvırıp masaya oturdu. Cebinden çıkardığı marlboro paketini masaya koyup, “Çayınız yok mu Muhammed abi,” dedi. Otuz yaşlarında, bir yetmiş beş boylarında, siyah saçlı, beyaz tenli kilolu değil ama yanakları tombul bir adamdı Mehmet. Çerkez Pazarında, sahiplerinin Malatyalı olduğu, kumaş işi yapan bir firmanın mallarının başında duruyormuş.

  Muhammed abi Mehmet’e, pazarda iş yapmak istediğimi söyleyince Mehmet parmakları arasında şakırdattığı siyah tespihini seri bir hareketle bileğine geçirdi. Ağzını şapırdatarak çayından kocaman bir yudum aldı, yarısı boşalmış bardağı masaya bıraktıktan sonra bana dönüp, “Kaç paran var,” dedi. Cevabımı beklemeden, uzun uzun daha önce Muhammed abiden duyduğum nasihatleri çekmeye başladı. Çerkez Pazarında adamı yerlermiş, Moskova İstanbul’a benzemezmiş, burada iş yapmak çok zormuş…Mehmet bunları anlatırken aniden sözünü kesip, “Bak birader seninle açık konuşacağım, ben bu şehrin amına koymaya geldim  ve koyarken de birilerinin yardımına ihtiyacım var. Yardım edenler  paylarına düşeni fazlasıyla alacaklar” diyerek ayağa kalktım. Elimi Mehmet’e uzatıp gözlerimi gözlerine dikerek,“Var mısın, yok musun?” dedim.  Mehmet hiçbir şey demeden  çayının kalan yarısını içti,  sonra ayağa kalkıp elimi sıkarak, ‘Eyvallah’ dedi

 

 

VII.BÖLÜM- SADAKAT

Mehmet, ne iş yapacağımla ilgili bir fikrim olmadığını bilseydi kesin önce o koca dudaklarını açıp aynı büyüklükte gülümser, ardından bana siktiri çekerdi. Tabi böyle bir şeye mahal vermeden mekanı terk ettim. Çözmem gereken iki şey vardı. Birincisi, Pazar’da yapacağım illegal işi bulmak, evet illegal iş çünkü normal şartlarda çalışarak çok hızlı para kazanmak mümkün değil, içinde bulunduğum şartlar düşünülünce hiç mümkün değildi. Zaten yeteri kadar pisliğin içine batmışken temiz yoldan para kazanmaya çalışmak ahmakça olurdu.  İkincisi ise şu dil olayı. İnsanlar etrafımda benimle ilgili bir şeyler konuşuyor ama ben konuşulanları, birinin yardımı olmadan anlayamıyordum.  Rusça’yı tam olarak öğrenmeliydim. 

    Hamama döndüğümde patronumun,“Can hemen hamama geç,iki müşteri var” direktifiyle hazırlanmak için kendimi  kazan dairesindeki odama attım. Üzerimi bir çırpıda çıkarıp, belime seri şekilde bir peştamal sararak (hani şu kırmızı, mavi olanlardan) soluğu hamamda aldım. Göbek taşını iyice ıslatıp müşterileri beklemeye başladım. Beklerken, Çerkez pazarının üzerimde kalan ağırlığını atabilmek için kafamdan aşağıya birkaç tas sıcak su döktüm. İçeriye kırklı yaşlarda birisi balık etli diğeri zayıf ama dolgun hatlarda iki çıplak kadın girdi. Şaşırmıştım! İlk defa hamama anadan doğma soyunmuş şekilde giren müşteriler görüyordum. Balık etli olan havlularını kurnalardan birinin kuru yüzüne dikkatli bir şekilde bırakırken, elinde tuttuğu parayı bana göstererek havluların üzerine bıraktı. Paraya dikkatlice baktığımda iki tane yüzer dolar olduğunu gördüm. Müşteriler bahşiş bırakırdı ama çıkarken resepsiyona ve o da en fazla beş ya da on dolar. Şu ana kadar en fazla bir aile elli dolar bırakmıştı. İki yüz doları görünce tüm yorgunluğum geçti. Kadınların anadan doğma hamama girmelerini bile unuttum. Normal şartlarda bir günde en fazla yüz ya da yüz yirmi dolar kazanabiliyordum. O yüzden iki yüz dolar bahşiş şahaneydi.  Kadınları  sırt üstü göbek taşına yatırırken sürekli kıkırdamalarından ilk defa hamama geldiklerini anlayabiliyordum. Benim için mahsuru yoktu. Gülen bir kadını, ağlayan bir kadına milyon defa tercih ederdim. Tenlerini ıslatmadan önce suyun sıcaklığına karar vermeleri için tasa doldurduğum suyu yavaşça ayaklarına döktüm (Herkes sıcak su sevmez o sebeple önce   deneme yapmak gerekiyor). Kadınlar suyun sıcaklığına okey verince, kurnaya daldırdığım tası kadınların bacaklarından yukarı doğru dökmeye başladım. Bunu yaparken ellerim tenlerinde geziyordu. Suyu her döktüğümde soluk alışlarının hızlandığını, dökülen her suyla beraber bedenlerinin yukarı doğru yükseldiğini ve ara ara birbirlerine bakarak gülümsediklerini görüyordum. Her ikisini de tamamen ıslattıktan sonra keseye başlamak için başuçlarına geçtim. Ayrı ayrı keselerle yüzlerini ve boyunlarını hafifçe keseledikten sonra ayak uçlarına geçip, önce balık etli kadından başlayarak keseyi bacaklarından yukarı doğru sürtmeye başladım. Kadın, ben keseyi sürttükçe bacaklarını yanlara doğru açmaya başlayınca canının yandığını düşünerek baskıyı azalttım. Bacakları bittikten sonra keseyi göbeğinde gezdirmeye başladım, bu defa dudaklarını ısırmaya başladığını görünce verdiği tepkilerin acıdan değil zevkten olduğunu anlamıştım. Diğer kadına başımı çevirdiğimde onunda benzer durumda olduğunu gördüm. Tuhaf bir durumdu. O güne kadar onlarca fahişe yıkamış, benzer durumlarla karşılaşmıştım ama fahişe olmadıklarını tahmin ettiğim bu iki kadının beni arzulaması hoşuma gitmişti. Onca zaman sonra içimde karşı cinsle olma isteği alevlenmişti. Kadınların keselerini bitirdikten sonra vücutlarını durulamak için her ikisini de kurnaların yanına oturttum. Sıcak suyun gevşetici, kesenin canlandırıcı etkisi ve hamamın egzotikliği bu iki kadını iyice tahrik etmişti. Duruladığım kadınları, köpük masajı için tekrar göbek taşına yatırdım. Gül aromalı kalıp sabunlarla dolu köpük kovasına sıcak su doldurarak iyice köpürttüm. Tam bu esnada zayıf olan kadın yattığı yerden doğrularak elini peştamalime atıp çözmeye başladı. Hiçbir tepki vermedim, aksine hoşuma gitmişti. Daha birkaç hafta önce burada yaşadıklarım, tecavüze uğrayan kız, kızın ağlamaları, yaşadığım travma……hepsi bir anda zihnimden silinmiş, pişmanlık, merhamet duyguları yerini hayvansı bir arzuya bırakmıştı...

   “O gün üç çıplak vücut saatlerce duygusuzca sevişti. Göbek taşında başlayan haz, sert zemin vücutlarını rahatsız etmeye başlayınca odada devam etti. Böylece Köpek ilk defa süitlerden birisine girdi. Tecavüze uğrayan küçük kızın yardım çığlıklarında bile odaya girmeyen Köpek, iki kadınla daha rahat sevişebilmek için hem de o küçük kızın çığlıklarının geldiği odaya girdi!”

   Adını bile bilmediğim iki kadın yataktan çıkmış duşa girmişlerdi. Onların çıkmasını beklemeden hamamdaki iki yüz doları alıp kazan dairesine geçtim. Hemen sonrada diğer kese köpük müşterileri gelmeye başladı. Son müşteriyi bitirdiğimde saat 03:30’du.Yarım saat sonra da Tatar geldi. Sokakta her şeyin yolunda olduğunu, yeni evsiz yakınlarıyla iletişim kurduğunu ve yeni ödemeler aldığını söyleyerek masanın üstüne bir miktar para bıraktı. Sadakatini şaşkınlıkla izliyordum. Önceleri ihtiyacım olduğu için onu önemsiyor gibi  davranıyordum ama artık endişelenmem gerçekten onu  önemsediğim, ona değer verdiğim içindi. Masaya bıraktığı parayı alıp cebimden çıkardığım iki yüz doları masaya bıraktım. Sonra ayağa kalkıp konuşmaya başladım, “Bu parayla kendine yeni ayakkabı ve palto al. Sen artık iş adamısın yırtık kıyafetlerle gezmemelisin. Kıyafetlerin düzgün olmalı. Sen düşündüğümden değil ticaretimizi düşünüyorum. Kendini evsizlerin yakınlarının yerine koy, sen olsan senin gibi bir adama güvenip servis parası verir misin, kıyafet teslim eder misin?” dedim.

   Tatar baş ve orta parmağını makas gibi kullanarak iki yüz doları masadan alıp cebine koydu. Pis pis sırıtıp, “Spasiba Bratan” dedi. (Teşekkür ederim bratan) dedi.

   Tatar’a iki yüz dolardan hariç,iki yüz elli dolar da evsizlere dağıtması için verdim (Bunu her yaptığımda arıza çıkarıyordu ve her defasında uzun uzun onların ileride bize lazım olacağını anlatmak zorunda kalıyordum). Gitmek için ayağa kalktığında, “Bratan senden bir istediğim var. Rusça öğrenmeliyim, bana yardım edeceksin” diyerek günlük kullandığımız kelimeleri kağıtlara yazıp Rusça karşılıklarını yazması için uzattım. Tatar hepsinin karşısına Rusçalarını yazdıktan sonra gitti.  Rusça karşılıkları olan kelimelerin yer aldığı kağıtları gelişigüzel odamın duvarlarına yapıştırdım. Ezberim çok zayıftır, geç öğrenirim. Bir kelimeyi öğrenmek için birçok kez kağıtlara yazmam gerekir. Bu kendimi bildim bileli böyle oldu ama bunu problem yapmıyorum. Onları duvara yapıştırarark sürekli gözümün önünde tutmuş olacaktım. Böylece ezberlemem daha kolay olacaktı ve öyle de oldu. Her gün duvarlara yeni kelimeler yapıştırıp ezberlediklerimi çıkarıyordum. Bir diğer öğrenme şeklim ise metrolarda insanların konuşmalarını dinlemekti. Boş zamanlarımda   saatlerce metrolarda vakit geçirip insanları dinliyordum. Bazı kelimeleri ilk defa duysam da insanların vücut dillerinden, ses tonlarından ne demek istediklerini anlayabiliyordum ve o bilmediğim kelimeleri birkaç defa duyduktan sonra otomatik olarak öğreniyordum.

 

Yıl: 2001

Yer: Erzincan /Türkiye (59. Topçu Tugayı)

Askeriyede Disiplin Koğuşu kısa adıyla DİSKO, üst rütbelilerin, askerleri bazen haklı bazen keyfi cezalandırmak için kısa süreli tuttukları küçük cezaevleriydi. Gerçi Anayasa Mahkemesi çok sonra bu koğuşları hak ihlali sayarak kapattırdı ama benim bu iğrenç yere beş defa girmemden çok uzun yıllar sonra. Yukarıda keyfi dedim evet aynen öyle, keyfi olarak askerleri bu iğrenç yerlerde tuttukları oluyordu. Ben beş defa girdim. Dördünde haksızdım eyvallah ama ilk girişimde gerçekten hiç suçum yoktu. Anlatayım, siz karar verin.

   Acemi birliğindeki ilk çarşı iznimizdi. Mangamdan (Manga: Dokuz ile on üç kişiden oluşan askeri birlik) iki arkadaşımla parkta otururken  birden başımızda inzibat askerleri belirdi. Çarşı izin kağıtlarımızı toplayıp bizi askeri bir transite bindirdiler. Devamında araca üst rütbeli biri geldi, askerlerin sigara içmelerinin yasak olduğu bir parkta neden sigara içtiğimizi sorup, cevabımızı beklemeden çarşı izin kağıtlarımıza bir şeyler yazdıktan sonra bizi serbest bıraktı. Olan bitenden hiçbir şey anlamamıştık, aptal aptal birbirimize bakıyorduk. Fazla önemsemeyerek, akşam saat beşe kadar çarşıda gezdik. Tabi bu defa daha temkinli. Gireceğimiz, gezeceğimiz her mekana, yere dikkatlice bakıp çevredekilere, “Askerlere serbest mi?” demeden girmiyorduk. Akşam içtimadan sonra çarşı izin kağıtlarımız toplandı, herkes gibi bizde koğuşumuza gittik. Ertesi gün sabah içtimasında üst devre çavuşlarından biri, benim ve diğer iki arkadaşımın isimi okuyup yanına çağırdı. Koyun gibi ne deniliyorsa uyguluyorduk. Gel diyorlardı gidiyorduk, ver diyorlardı veriyorduk, bekle diyorlardı bekliyorduk. Yaklaşık bir saat bölük komutanının odasının önünde bekledik. Daha sonra bizi getiren kömür tenli gevşek çavuş, sanki tezkeresini almış gibi çarşı kağıtlarımızı sallaya sallaya geldi, “Gençler hadi yaşadınız, yedi gün DİSKO’ya gidiyorsunuz. Çok şanslısınız,”dedi. Gevşek diyorum çünkü gerçekten yavşağın tekiydi! Kendisiyle aramızda bir kavga ya da tartışma geçmemişti ama gevşek çavuş bizi DİSKO’ya götürüyor olmaktan çok keyif alıyordu.

   DİSKO’ya gitmeden önce, revire sağlık kontrolüne götürüldük. Revire geldiğimizde durumun ciddiyetini anladım. Mahkumlara içeride kaldıkları süre boyunca işkence yapılmasını önlemek için giriş ve çıkışlarda sağlık kontrolü yapıyorlardı. Tabi bu işkenceyi engellemez çünkü gardiyanlar boş durmaz alternatif yöntemler üretirler! Sağlık raporlarımız alındıktan sonra yine gevşek çavuşumuz eşliğinde DİSKO’ya götürüldük. İki arkadaşım durumun farkında olmadan güle oynaya yürüyorlardı.

   DİSKO, tugay içinde olduğundan çok fazla korunaklı yapılmaya gerek duyulmamıştı. Etrafı yüksek duvarlarla, çivili tellerle kaplı bir yer değildi. İstenilirse bahçe duvarından rahatlıkla atlanılabilirdi. Gevşek çavuşumuz bizi kapıdaki gardiyana teslim edip, “Gençler iyi eğlenceler” diyerek gitti. Bizi teslim alan gardiyan beyaz tenli, kalın enseli, iri kıyım, yanakları kırmızı (göçmen olduğunu düşünüyorum), gözlüklü, otuz beş kırk yaşlarında bir komiserdi (Bize sivilde komiser olduğunu söyledi. Belki de bizi korkutmak içindi, bilemiyorum)

   Komiser bizi girişte, içinde iki sandalye ve minik bir masanın olduğu odanın önünde bekletip, masanın üstünde duran büyük deftere sırayla bilgilerimizi yazmaya başladı. Bana sıra geldiğinde aniden yerinden kalkıp odanın içinden yemekhaneye açılan minik demir parmaklıklı camdan dışarı doğru bağırarak, “Lan ne fısıldıyorsunuz? Kaşınıyorsanız gelip ezeyim hepinizi sıra sıra” dedikten sonra bize bakıp sırıtarak, “Peki siz çocuklar, sever misiniz kaşınmayı?” dedi. Bizlerden yanıt alamayınca defteri doldurmaya devam etti. Daha sonra üçümüzü yemekhaneye sokup üzerimizdekileri çıkarmamızı istedi. İtiraz etmeden üzerimizde sadece yeşil iç çamaşırlarımız ve siyah çoraplarımız kalana kadar soyunduk. En son botlarımızın bağcıklarını aldılar. (Bu bilindik bir yöntemdir. Mahkumlar ayakkabı bağcığıyla intihar etmesinler ya da bir başkasını boğmasınlar diye ayakkabı bağcıklarını alırlar) Bağcıklarını çıkardığımız botları tekrar giydik. Görüntüyü tahmin edersiniz. Yeşil iç çamaşır, siyah çoraplar ve bot. Çıkardığımız kıyafetleri verilen poşetlere koyduk. O sırada komiser yemekhaneden çıktı. Yemekhanede altı masa ve o masalarda bizim dışımızda düzenli şekilde karşılıklı oturan on altı mahkum daha vardı. Hiçbiri konuşmuyor, başları önde öylece oturuyorlardı. Bu çocukları dövdükleri çok belliydi. Bu durum hiç hoşuma gitmemişti. Belli ki bizimde başımıza bir şeyler gelecek diye düşünürken, komiser yanında esmer ve en az onun kadar iri başka bir gardiyanla geri geldi. Biz çıplak şekilde öylece duruyorduk. Herkes erkek olsa da insan kendini bu şekilde hiç iyi hissetmiyor. Bu yapılan resmen psikolojik işkenceydi. Komiser elinde tuttuğu kağıtlara bakarak önce Karslı olan arkadaşın ismini okudu, “Söyle bakalım suçlu musun, suçsuz musun?” dedi. Karslı arkadaşın, “Suçsuzum” demesiyle birlikte birden esmer gardiyanla birlikte çocuğa vurmaya başladılar. Öyle hırslı, öyle hararetliydiler ki şaşkına dönmüştüm. Çocuk yere düşünce durdular. Domuz komiser soluk soluğa kalmıştı. Kondisyonu zayıftı orospu çocuğunun. Tabi spor yok akşama kadar yatıyor. Tek bedensel aktivitesi içeri düşen ve kendisine karşılık veremeyen on dokuz yirmi yaşlarındaki çocukları dövmek!  Devamında diğer arkadaşa dönüp aynı soruyu yöneltti. Çocuk bir öncesinden antrenmanlı olduğu için, “Suçluyum komutanım,” dedi ama aynı dayağı yemekten kurtulamadı. Sıra bendeydi. Dayak yiyen arkadaşlarımı boştaki masalardan birine oturtup bana döndüler. Aynı soruyu bana soracakları belliydi. Eğleniyordu orospu çocukları! Birinci arkadaş suçsuzum dedi dayak yedi, ikincisi suçlu olduğunu söyledi o da dayak yedi. Ben ne diyecektim!

Domuz bana dönerek, “Şimdi sen söyle bakalım Can, suçlu musun suçsuz musun?” dedi.

   Nasıl bir cevap verdiğimi tahmin etmiş olmalısınız. Evet, elbette benden bekleneni yaptım ve yanakları iyice pembeleşmiş domuz komisere bakarak, “Elindeki kağıtta yazıyor ya amına koyduğumun evladı,” diyerek üzerine atıldım ama bir tek darbe vuramadan kendimi yerde buldum. Beni resmen havaya kaldırıp yere vurdu. Ardından elindeki copla kafam hariç vücudumun her yerine gelişi güzel vurmaya başladı. Tabi arada yoruluyordu ama sağ olsun yalakası esmer gardiyan onun yokluğunu aratmıyordu. Tam olarak bilemiyorum ama sanırım yaklaşık beş dakika boyunca dayak yedim. Sonra tahminimce yoruldukları için durdular. Komiser, “Seninle çok sevişeceğiz Can Bey” diyerek yemekhaneden çıktı, yalakası esmer gardiyanda arkasından. Eski mahkumlar beni yerden kaldırıp masaya oturtarak kendime gelmem için su verdiler. İçlerinden biri, “Sen manyak mısın? Sakın bir daha karşılık verme,” dedi.

“Şimdi size soruyorum; koklamaya, sarılmaya doyamadığınız, üzerine titrediğiniz evladınızı askere gönderiyorsunuz (gerçi benim babam askere gittiğimi bile bilmiyordu. O da başka bir hikaye), şerefsizin biri gelip öldüresiye dövüyor. Ne için? Sadece yasak alanda sigara içtiği için! “

    Giymemiz için kılçıklı siyah kıyafetler verdiler. Siyah pantolon, siyah gömlek ve siyah şapka. Öyle sert bir dokusu vardı ki anlatamam. Tenime değmesine tahammül etmesi çok zordu. Ben zaten huysuzdum,her şeyi giyemiyordum. Üstüne bu keçi postu gibi kıyafet beni iyice germişti. Ve farklı mevsimlerde DİSKO’yu ziyaret ettiğim için biliyorum; bu berbat kıyafet yazın terletiyor kışın üşütüyordu. Ayrıca, bu kıyafetleri giyince rütbelilere, buna tugay komutanı da dahil selam veremiyordunuz. Bizi böyle tembihlemişlerdi. Yani o kadar aşağılık suçlulardık!

   DİSKO’da kaldığımız süre boyunca gündüzleri, sürekli temizlik yapıyor, tugay çöplerini boşaltıyor, tuvaletleri temizliyor kışsa tugay komutanlığı binasının çevresindeki buzları kırıyor, yaz ise inşaatta çalışıyorduk. Bazı askerler, gardiyanların özel hizmetlerini yerine getirmek (elbiselerini ütülemek, çaylarını, kahvelerini yapmak gibi) için DİSKO’da kalıyordu. Dışarısı çok yorucu olduğu için genelde herkes DİSKO’da kalmak istiyordu. Ben kalmayı hiç istemedim. Saatlerce taş taşımayı, bu orospu çocuklarına hizmet etmeye yeğlerdim. Hem dışarıda şarkı söylemek serbestti. Akşam yemeğinden sonra yorgunluktan hepimizin ağzı açık kalıyordu ama saat 23:00’a kadar yatmamıza izin verilmiyordu. Öylece yemekhanede oturuyorduk. Eğer bir kişi uyursa hepimize sıra dayağı çekiyorlardı. Ellerimize copla vuruyorlardı. Fiziksel olarak güçlü ve dayanıklıyımdır ama ellerim narin ve yumuşak o sebeple cop çok acıtıyordu. Öyle ki acısı içimi geçiriyordu ve istem dışı ağzımdan gülmeye benzer bir ses çıkıyordu. Amına koyduğumun gardiyanları o kadar gaddarlardı ki gülüyorum zannedip daha çok dövüyorlardı. Sıra dayağı yememek için aramızda birisi gözünü kapatırsa hemen uyarıyorduk. 23:00’da yatış verildikten sonra gece nöbet için uyandırılıp iki saat boyunca yemekhanede ayakta bekletiliyorduk. Ben zaten uyku özürlüyüm bir de üstüne iki saat nöbet eklenince pekte sağlıklı olmayan psikolojim iyice bozulmaya başlamıştı. Üçüncü gece, üç beş nöbeti için benle birlikte dört arkadaşı uyandırdılar. Üzerimi giyip yemekhaneye geçtim. Gözüm açıktı, ayaktaydım ama uyur gezer gibi yemekhanede volta atıyordum. Nöbetimin bitmesine yirmi dakika kala yavşak komiser beni çağırdı. Ofise açılan küçük demir parmaklıkların dibine gelip tekmil verdim. (Adını, soyadını ve memleketini bağırarak söylemek. Kısa künye okumak)

   Komiser,”Evet Can bey kaldık baş başa, şimdi bana yüz defa tekmil vereceksin,” dedi. Orospu çocuğunun yüzüne tükürmemek için kendimi zor tutuyor, içimden kendimi telkin ediyordum, “Can boş ver alttan al, birkaç günün kaldı.” Derin bir nefes alıp arka arkaya tekmil vermeye başladım. Belli bir sayıdan sonra kelimeler ağzımda dolanmaya başladı. Tabi bunu komiserin, “Bağır lan duyulmuyor” demesi de tetikliyordu. Baskı altında çok geriliyor, tiklerim artıyor, nabzım yükseliyor, kendimi kaybettiğim anlar bile oluyordu. Neredeyse öyle bir ana yaklaşmıştım ama kendimi tutuyordum. Nöbet saati dolmuş nöbetler değişmişti ama ben hala parmaklıkların dibinde hazır ol vaziyette bekliyordum. Belli ki komiser beni uyutmayacaktı. Nöbete kalkan, beni görünce önce şaşırıyor sonra yemekhanenin içine doğru yürüyordu. Birden kolumun dürtüldüğünü hissettim, Komiser, “Al bu kağıda yüz defa tekmilini yaz,” dedi. Amına koyduğumun çocuğu benimle eğleniyordu. Bu çok kötü olmuştu çünkü ben yazı yazamıyordum. Yani yazıyordum ama harfleri düz yazamıyor, bazı harfleri unutuyor, unuttuğum harfi araya sığdırmaya çalışırken iyice bozuyordum. Kendi adımı bile yazarken sorun yaşıyordum ki burada da öyle oldu. Komiser yazamadığımı görünce, “Senin yazacağın yazının amına koyayım” diyerek, hala ofiste olduğundan vurabilmek için parmaklıklara yaklaşmamı isteyerek beni tokatlamaya başladı. Birkaç tokattan sonra gözüm döndü, tüm sülalesine sövmeye başladım. Akla fikre gelmeyecek gün yüzü görmemiş küfürleri ardı ardına sıralıyordum. Bir yandan da üstümdeki boktan siyah gömleği çıkarıp seri şekilde elime sarmış, ceza koğuşundaki camları teker teker kırmaya başlamıştım.

       Bir süre sonra kendimi kaybetmişim, ambulans gelmiş bana bir “Diazem” yapmışlar (Ağır titreme ve kasılma nöbetleri geçiren, anksiyete bozukluğu olan ve benim gibi kendini kaybedenlerin poposuna vurulan şifalı yasal uyuşturucu. Yeşil reçete ile veriliyor ve bağımlılık yapabiliyor. 17 Ağustos Depremi sonrası panik atak yaşayan insanların acile gidip gevşedikleri ilaç). Mışıl mışıl uyumuşum. Ortalarında oturduğum iki asker anlattı bunları. Hiçbirini hatırlamıyordum. Her yerim gevşemişti, konuşmaya bile halim yoktu ama kendimi çok iyi hissediyordum. Tabi ilacın etkisi geçince eski halime geri döndüm.

   Ortalık iyice karışmıştı.Eski mahkumlar camları kırdığım için hava alayı cezaevine gidebileceğimi ve oranın buradan daha kötü olduğunu konuşuyorlardı. Hiç umurumda değildi. Daha fazla ne olabilirdi ki? En kötü bir boşluk bulup kendimi öldürebilirdim. Evet öldürebilirdim. Hayatımın belli dönemlerinde bunu düşündüğüm olmuştu ama can çok tatlı, öyle pat diye öldüremiyorsun kendini. Fakat başkasını öldürmek daha kolay, yani kolaydır diye düşünüyorum, mesela Komiseri!

 

Mehmet’e havamızı atmıştık atmasına ama aradan iki hafta geçmesine rağmen Çerkez pazarında ne iş yapacağımı bulamamıştım. Fakat acele etmekte istemiyordum. Hamamdan güzel para kazanıyordum ve sokaklarda her şey yolundaydı. Tatarla kurduğumuz ticaret sanki sihirli bir güçle korunurcasına tıkırında gidiyordu ve her geçen gün evsizlerin ve yakınlarının güvenini daha çok kazanıyorduk. Bu iş benim için şu an her şeyden daha önemliydi. Hamamda çalışmamın bile tek nedeni sokaktaki ticaretimizi finanse edebilmekti. Muhammed abi parfüm kaçakçılığında iyi para olduğunu ve cezasının daha az olduğunu (diğer illegal işlere nazaran) söylüyordu ama parfüm işi beni hiç heyecanlandırmıyordu.

****

Doğru veya yanlış yöntem olması fark etmeksizin kazanıyor olmak tahrik edicidir. Kişi hırsı uğruna ahlaki değerleri hiçe sayabilir, başına gelebilecek tehlikeleri göz ardı edebilir ve arzuları peşinde koşarken acımasız olabilir. Köpek, işte tam anlamıyla böyle bir yolda koşuyordu ağzında salyalar akarak. En büyük motivasyonu hırsı ve hayalleriydi. Zihni hiç durmuyordu, sürekli bir çıkış bir yükseliş yolu arıyordu...

****

Telefonun diğer ucunda Muhammed Abi nefes nefese, “Can, senin bu ayyaşı dövmüşler şu an hastanedeyiz,” dedi. Muhammed abiden adresi alıp kendimi hemen dışarı attım. Metroya yürürken burnumdan soluyordum. Tatar’ın böyle bir duruma düşmüş olmasına üzüleceğim yerde sinirlenmiştim ama hastaneye gidene kadar sinirim yatışmıştı. Bu huyumdan nefret ediyorum. Sinirlenince kendimi kaybediyorum gözüm hiçbir şey görmüyor. Sevdiğim birileri olsa kesin benimle olmaktan huzursuz olurlardı. En azından böyle bir durum yoktu ama yine de kendimi kontrol etmeyi öğrenmeliydim. Çünkü böyle devam edersem çok fazla hata yapabilirdim.

Odaya girdiğimde Muhammed abi sırtı kapıya dönük Tatar’ın baş ucunda oturmuş, Tatar’a bağlı serumun hortumuyla oynuyordu. Sanırım ayarını açıyordu. Bunu bende babama yapmıştım. Doğrusu bunun için hemşireyi çağırmak ama babam çok ısrar etmişti, “Sıkıldım aç şunu” dediğinde kıramamıştım. Birden o yıllara, İzmir huzur evine gittim.. Muhammet abinin, “Gel Can gel, dostun hasta olmuş” sesiyle toparlandım. Yatağa yaklaştığımda Tatar uyuyordu ve suratında ezikler vardı. Onu öyle görünce sinirim geçti ve sanırım üzüldüm de. Muhammed abinin olan bitenden haberi yoktu, Tatar hastaneye getirildikten sonra onu aramışlar. Hastaneye iki arkadaşı getirmiş, çok pis oldukları için içeri alınmamışlar, dışarıda bekliyorlarmış. “Gel abi Tatar’ı getirenlerle konuşalım” diyerek Muhammed abiyi kolundan tutup kaldırdım. Her defasında Tatar’a güvenmediğini dile getiren, konusu geçtiğinde bile suratını asan adam, Tatar’a refakat ediyordu. İnsanların dışına aldanmamak gerek. Aslında ne kadar merhametli bir adammış şu Muhammed abi. Ben öyle olamıyorum. Tatar’ı seviyordum ama yaptığımız iş ortaklığı ve çıkarlarım daha ağır basıyordu.

AYNI GÜNÜN SABAHI ....

Tatar yatakta doğruluğunda oda hala dönüyordu. Sol ayağını yere uzatıp parmak uçlarını yere sürterek terliklerini aradı. Ayağa kalktığında önce göğsünü şişirdi, sonra terlikleri ters giydiğini fark edip okkalı bir küfür patlattı ama terliklerini düzeltmeye yeltenmeden mutfağa yöneldi. Her sabah olduğu gibi bir bardak dolusu kornişon turşusunun suyunu votkasına ekleyip (Ruslarda bilindik bir yöntemdir. Ayılmak için yaparlar. Çiviyi çivi söker misali) tek nefeste içti, bardağın dibinde kalan salatalıkları da aynı hızla yedi. Can’la tanıştığından bu yana alkol problemini sorgular olmuştu ama bunu çözmek için bir çabada sarf etmiyordu. Eskiden bir işinin olmamasını, sokaklarda yatıyor olmasını alkol bağımlılığı için bir bahane olarak görüyor, kendini böyle avutuyordu ama artık bu bahaneler ortadan kalkmıştı.Bir işi ve daha konforlu bir hayatı vardı. En önemlisi de Can ona güvenip işin kontrolünü kendisine bırakmıştı. Alkolü bırakmalıydı! Birden kızları geldi aklına, alkolü bırakmasına en çok onlar sevinirdi. Göğsünde taşıdığı resimlerini çıkartıp önce kokladı, sonra usulca öperek göğsünden içeri bıraktı...

***
Tatar o gün evsiz yakınlarından temiz kıyafet ve yiyecek almaya giderken yanına yardım etmeleri için sokaklardan tanıdığı iki kişiyi de almış. İyi ki de öyle yapmış, aksi halde tek başına o halde ölebilirdi. Moskova’da alkoliklere, hele de sokakta sızmışsa kimse yardım etmez, yanına bile yaklaşmaz.
Hastaneden dışarı çıktığımızda, Tatar’ı getirenler hemen yanımıza koştu. İçlerinden sarışın olanın omuzuna dostane bir şekilde elimi koyup, “Spasibo,” (teşekkür ederim) dedim.

“Bir insana dostluğunuzu belli etmenin göstergelerindendir omuzuna elinizi koymanız. Düşman böyle yapmaz.. Arkadan yaklaşıyorsa elini kolunuza atar. Olur da bir gün beni yolda görürseniz sakın arkamdan yaklaşıp koluma girmeye çalışmayın. Aniden burnunuzun üstüne okkalı bir yumruk yiyebilirsiniz”.

“Bratan rasskazhi chto sluchilos,” (kardeş bana neler olduğunu anlat) dedim. Muhammed abi yardım almadan Rusça konuşmamı şaşkınlıkla izlerken ben tüm olanları öğrenmiştim.

Tatar Moskova’nın dışından gelen evsiz yakınlarıyla Kiyevskaya’da bir kafede buluşup, onlardan yakınlarına verilmek üzere getirdikleri kıyafetleri, yiyecekleri ve ödemeyi alıyordu. Verilenleri eksiksiz dağıtıp, evsiz yakınlarının güvenini kazanmak için tüm dağıtımlarda fotoğraf çekip onlara postalıyordu (Bu benim aklıma gelmişti ve çok işimize yaramıştı. Bu şekilde sadece güven değil, yeni müşterilerde kazanmıştık). O günde işini bitirmiş dönüyormuş, yolda iki kişi Tatar’ın yolunu kesip önce darp etmişler, sonra üzerindeki tüm parayı almışlar. Bu esnada tüm yaşananları izleyen iki arkadaşına ve evsizlere de tehditler savurup gitmişler. Bunun mutlaka karşılığı verilmeliydi. Yoksa bütün çabamız boşa giderdi. Daha kendimizi koruyamazken evsizleri nasıl koruyacaktık!

Sokaklarda çevren varsa aradığını kolay bulabilirsin, aradığın bela ise polisten bile önce bulursun! Öylede oldu yaklaşık bir saat araştırmayla orospu çocuklarını içtikleri delikte bulduk. Yanımda getirdiğim evsizleri dağıtıp (sarışın hariç, sarışının aklı yerindeydi, burada gördüğü her şeyi diğer evsizlere anlatabilirdi. O benim şahidim olacaktı.) mekanın karşısındaki ara sokağa geçtim. Yanımda getirdiğim fotoğraf makinasını sarışına verip sol bacağımdan içeri sakladığım demir inşaat çubuğunu çıkartarak çöp konteynerinin dibine çömelip öfkemi bilemeye başladım. Plan belliydi. Orospu çocuklarının sızana kadar içmelerini bekleyecektim. Böylelikle refleksleri yavaşlayacak, hareket etme hızları düşecek son olarak karar verme mekanizmaları felç olacaktı. İşte bundan sonra sahneyi ben alacaktım. Yanımda getirdiğim demir çubukla ellerim yorulana kadar orospu çocuklarını dövecektim.

“Ne olacağını, aranızda okumayı kaldıramayacak ve o satırları atlamak isteyecekler olabilir diye şimdiden anlatıyorum.”

Adamların çıkmasını beklemek çok sıkıcı ve sinir bozucuydu ama bunu yapmalıydım. Elimdeki en iyi ve risksiz seçenek buydu.

“ Bazılarınıza bu hareketim kalleşçe gelebilir ama umurumda değil.”

Eskiden kavgaya giderken plan yapmazdım. Kaç kişiler, silahları var mı, pusu kurmuşlar mıdır? Bir aptal gibi kendimi olayın ortasına bırakırdım ve genelde zarar gören ben olurdum. Ama zamanla bu konuda kendimi geliştirdim. Boşuna dememişler, “Bir musibet bin nasihatten iyidir!”

****

İnsanların olaylar karşısında verdikleri tepkiler, yaşam deneyimleri ve kendilerini geliştirmeye harcadıkları zaman kadar şekillenir. Köpek kendini geliştirmek için bir uğraş vermemişti çünkü bu onun için bir lükstü! O, yaşadığı kötü deneyimler sayesinde ayakta kalabilmişti. Ve her sağ çıktığı savaştan bir sonrakine daha güçlenmiş şekilde başlıyordu!”

****
Zamanlama çok önemlidir. Hamleyi doğru zamanda yapmazsanız kaybedebilirsiniz. Bu, hayatın her alanında böyledir. Metroda pek seçeceğim yoktu ama şimdi var. Bu iki gaspçının işini tek bir darbe almadan bitirebilirim. Yapmam gereken sadece SABRETMEKTİ!

X. BÖLÜM

2 saat kala..

Yanımda getirdiğim sarışını kapıdan gözünü ayırmaması için defalarca tembihledim. Tabi ki kendimi de! Gece uzun olacak ve ben beklemekten çok sıkılıyorum. Sıkılınca da tiklerim artıyor. Bacağımı sallamaya başlıyorum ama öyle normal sallama değil makinalı tüfek gibi her ikisi de zangır zangır sallanıyor. Ayağımı durduruyorum, omuzum oynamaya başlıyor, ensem, elmacık kemiğim atıyor. En iyisi ben size bir şeyler anlatayım zaman geçsin. Mesela başka bir orospu çocuğundan bahsedeyim. DİSKO’daki komiserden!

Komiser çok gergin görünüyordu. Bir şeylerden çekindiğini anlayabiliyordum. Gece yat içtimasından sonra beni çağırdı,“Sen kendini deli sanıyorsun ama ben burada ne delileri yola getirdim, seni de adam edeceğim” diye tehditler savurdu. Bir kulağımdan girip diğerinden çıkan bu tehditleri yaklaşık on dakika sürdü. Sonra ağzındaki baklayı çıkardı. Yaşanan olaydan dolayı ifademiz alınacakmış, eğer sessiz kalırsam onlar da camları kırdığımı gizleyeceklermiş. Vücudumdaki jop izleri hala belirgindi. İfade verirken yaşananları anlatmamdan çekindiği için anlaşmak istiyordu. Kabul ettim. Aslında cezamın artmasından veya daha kötü bir cezaevine gitmekten korktuğum için değil anlaşmayı seviyorum.
Aslında birazcık huyuma gidilse herkesle anlaşırım.

***
İfadeler alınıp olay kapandıktan sonra komiser başa sardı. Cezam bitene kadar burnumdan getireceğini biliyordum. Öyle de oldu! İfade verildiğim günün akşamı gardiyan yemekhaneye girip, “hazırlanın hamama gidiyorsunuz” dedi. Acemi birliklerinde haftanın belli günlerinde askerler gruplar halinde hamama giderler. Yani öyle istediğimiz zaman yıkanamayız. Hızlıca koğuşa geçip askeriyenin verdiği ufak çantalarımıza temiz iç çamaşırı, çorap ve yine askeriyeden aldığımız sabunları koyup avluya geçtik. Hamama giderken çantamda terliğimin olmadığı aklıma geldi. Cezaevine gelirken yanıma almayı unutmuştum. Unutkanlık başıma hep iş açmıştır! Hamam prosedürü şöyle işliyor; hamama botla gidiyorsun terlikle dönüyorsun. Bu bir kural değil ama bir şekilde oturmuş gelenek gibi bir şey. Hatta dönüşte bot bağcıklarını birbirine bağlayıp boynuna asanlar bile olurdu.
Hamamcılar bizi ayakta karşıladılar. Tabi ki hürmetleri bize değil cezaevi personelineydi. Her asker sonuçta bir mahkum adayı olduğu için askerler gardiyanlardan çekiniyorlardı. Bu sebepten bu piçlerin, tugay’ın her yerinde öncelikleri vardı. Süreyi tam hatırlamıyorum ama en fazla on dakikada yıkanıp, kıyafetlerimizi giyip hamamın önünde tekrar sıraya geçtik. Benim dışımda bütün mahkumların ayağında terlik vardı. Ben terliğim olmadığı için tekrar botlarımı giyip çoraplarımı botlarımın dışına doğru kıvırdım. (Disko’ya girişte bağcıklarımız alındığından botlarımızın ayağımızdan çıkmasını engellemek için çoraplarımızı dışa doğru kıvırıyorduk) Tam doğrulduğum anda komiserin iğrenç nefesini ensemde hissettim.
Terliklerimi unutmuş olmam komiserin umurunda olmadı cezaevine kadar ayağımda botum olmadan yalın ayak geldim. Çıplak ayakla yere basmak problem değildi, yalın ayak çok top oynadık çocukken ama kendi arzumuzla, kendi isteğimizle. Disiplin nedeniyle cezaevinde birçok şey yaşadım ama beni en çok rahatsız eden, gururuma en çok dokunan komiserin beni hamamdan cezaevine kadar yalın ayak getirtmesi oldu. Cezaevinin kapısına geldiğimizde tüm mahkumlar içeriye girdi. Ayaklarım kirli olduğu için bir tek ben dışarda kaldım.Bu şekilde cezaevine giremeyeceğimi, önce ayaklarım yıkamam gerektiğini söyledi komiser.Mahkûmların getirdiği suyla ayaklarını yıkadım. Komiserin tüm dediklerini karşılık vermeden yaptım. Tabi ki içimden anasına,avradına,tüm sülalesine söve söve.

1 saat kala...

İçimde korku veya panik yoktu. Sadece öfkeliydim. Tek istediğim o iki şerefsize bir an önce hak ettikleri cezayı vermekti. Öfkem sakin kalmamı engelliyordu ama olay anında daha kontrollü olacağımı biliyordum. Sokaklarda hayat çok acımasız ama o kadar çok kavga etmiştim ki benim için normalleşmişti. “Başıma bir şey gelir mi, canım yanar mı?” gibi düşünceler aklımın ucundan bile geçmiyordu.


5 dakika kala...

“Sarışın, Can’ın yarı yarım yamalak Rusça, yarı Türkçe anlattıklarını boş bakışlarla dinliyordu. Açıkcası orada olmaktan hoşnut değildi ama bu gözleri dönmüş kara kafalı adamın onu bir yere bırakmayacağını çok iyi biliyordu. Bir yandan korkusunu bastırmaya çalışıyor, bir yandan da adamları gözlüyordu. Ve beklenen an geldi! Mekanın kapısı açıldı. Önce ikili üçlü gruplar, devamında Tatar’ı hastanelik eden iki adam mekandan çıktı. Adamları gören sarışının soluk alışı hızlandı, renkli gözleri parladı tam, ‘İşte onlar’ demek için döndüğünde Can çoktan boynundaki yeşil beresini sadece gözleri dışarda kalacak şekilde burnuna çekmiş, bacağının yanında gizlediği demir çubuğa sıkıca kavramış karşı caddeye geçiyordu. “ Bir miktar alkol insana cesaret verebilir, sakinleştirebilir. Beni öyle yapıyor. Ama limiti geçmemek lazım yoksa her şey tam tersine döner! Refleksler yavaşlar, el göz koordinasyonu bozulur, karar verme mekanizması altüst olur. Tatarı hastanelik eden ikilinin bu limiti aştıkları çok belliydi.

İkiliden iri olan, arkadaşından iki adım geride kalınca, Can bu fırsatı kaçırmak istemedi ve aniden koşmaya başladı. Adamla aralarında bir adım kala sol elindeki demir inşaat çubuğunu sağ eline aldı ve sanki bir seferlik hakkı varmışcasına tüm gücüyle adamın sağ çenesine öyle sert vurdu ki, bu darbe adamın çenesinin darmadağın eder, beyin kanaması geçirmesine sebep olabilirdi! Diğer adam arkasına döndüğünde önce yere yığılmış arkadaşına, sonra da elinde demir çubuk, yüzü gözlerine kadar kapalı beresinden buharlar çıkan Can’a baktı.

Adamın gözündeki korkuyu görmek içimi rahatlatmıştı. Oyunun sonunu görebiliyordum. Ben kazanmıştım ama hızlı hareket etmeliydim yakalanırsam her şey berbat olurdu! Aramızda dört beş adım kala, son yavşağı da yere yığmak için üstüne doğru yürümeye başladım. Ben daha vurmadan geriye doğru sendeleyip yere düştü. Alkol işte… anlattım yukarıda, limiti aşarsan dengen alt üst olur! Önce (ezildiğinden emin olana kadar) diz kapaklarına sonra da kaburgalarına, dirseklerine sırtına vurmaya başladım.Kemiklere vurduğum her darbenin avucumun içinde hissettirdiği sarsıntı hoşuma gidiyordu ama bir süre sonra elim acımaya başlayınca durdum. Daha işim bitmemişti! Demiri elimden atıp adamın üstüne çöktüm ve suratını yumruklamaya başladım.Vurdukça daha çok vurmak istiyordum. Kendimden geçmiştim ki sarışının, “Khvatit, lyudi umrut” (yeter ölecekler) sesiyle kendime geldim. Yerden kalktığımda her yerim kan içindeydi, sağ elim yumruk atmaktan uyuşmuştu. Sarışın, gözlerime bakıp kısık bir sesle, “My dolzhny idti” (gitmeliyiz) dedi. Yerde yatan adamlara dönüp, “Henüz işim bitmedi” dedim. Yumruk atmaktan paramparça olmuş elimi sarışına uzatıp fotoğraf makinesini istedim.

Can, öldüresiye dövdüğü adamların onlarca fotoğraflarını çektiği makineyi sarışına geri verip Muhammed’e götürmesini tembihledikten sonra kendini bir markete attı. Bir kaç gazlı bez ve alkol reyonundan (ileride bağımlısı olacağı tek votka markası) bir şişe Russian Standart aldı. Girmek istediği tek bir yer vardı Çerkez pazarı! Cehenneme benzettiği o kaotik yere içinde karşı koyamadığı bir hisle sürüklendi. Pazara girdiğinde o pis kokuyu tekrar ciğerlerine doldurdu artık mekana yabancı değildi. Kendini bir pislik gibi hissediyordu ve bundan rahatsız olmuyordu. Daha önceleri de buna benzer olaylar yaşamıştı ama ilk defa bu kadar ileri gitmişti. Tatar’la Vietnamlıların dondurulmuş balıklarını taşıdıkları yerin karşısında bir konteynıra sırtını dayayıp yere oturdu. Votkadan bir yudum aldı.Bir miktar da sızlamaya başlayan parçalanmış eline döküp gazlı bezle sardı. Birkaç yudumdan sonra alkol elinin sızlamasını unutturdu ve birkaç saat önce öfkeden kocaman olmuş gözleri kısılmaya başladı...”

Yorum ekle